tropikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tropikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2010 Perşembe

KOMODO ADASI-BALI-RINCANI/ENDONEZYA





















KOMODO ADASI ,BALI,RINCANI DAĞI-ENDONEZYA
19 ŞUBAT-3 MART 2010
Ekvator’’a yakın 18.000 üzerinde adası ile yeryüzündeki en büyük ve en değişken takımadaların oluşturduğu Endonezya’ya gidiyoruz. Pasifik Okyanusunda, Güneydoğu Asya ve Oceania’da bulunan adalardan Java, Bali, Lesser Sunda Adaları ve Lombok’u göreceğiz. Bize çok uzak bu coğrafyada, yeryüzündeki gerçek Jurassic Park denen dinozor soyunun evrim geçirerek günümüze ulaşmış, yaşayan en büyük ve en tehlikeli kertenkelelerini, Komodo Dragon’larını görmek için düştük yollara aslında. Aktif volkanik yanardağların güneydoğu Asya’daki en yüksek noktası Rinjani Dağı’na çıkmayı da deneyeceğiz.
230 milyon nüfus ile dünyanın en kalabalık dördüncü ülkesinin başkenti Jakarta’ya yola çıkışımızdan bir gün sonra akşam saatleri ulaşıyoruz. Türkiye ile zaman farkı 5 saat. Bir iki saat mola sonrası, tatile çıkmış üniversiteli gençlerin doldurduğu uçakla Bali Adası’na uçuyoruz. Hemen bir taksiye atlayıp otelimize gidiyoruz. Jakarta ile Bali arasında da bir saat zaman farkı varmış. 19 Şubat’ta kış soğuğunda veda ettiğimiz İstanbul’dan Bali’ye bunaltıcı bir yaz gecesinde 20 Şubat gece yarısı ulaşabildik.














Muson yağmurları altında şehir merkezi ve safir sahilleri ile ünlü Kuta plajlarını dolaşıyoruz bütün gün. Aklınıza gelebilecek her şey bir arada. Dünyanın dört bir yanından gelen her milletten insanın buluşma yeri sanki. Tapınaklar, camiler, şık restoranlar, halk pazarları, meyve sebze satıcıları, dünyaca ünlü marka mağazalar, barakalar, kulübeler, lüks oteller, balıkçılar, tropikal ağaçlar, taksiler. Her an her yerde çocuk, genç yaşlı, kadın erkek, aile, tüm yerli halkın iki ayağı iki gözü motosiklet güruhları. Bali tıklım tıklım.














Bali’den Flores adalarının ucundaki Labuan Bajo’ya,Komodo ejderlerin bulunduğu Komodo Adası’na en yakın şehre uçağımız bir gün sonra.Oldukça küçük tarihi pervaneli bir uçak,altmış kişilik.Her gün en az bir kere sefer var. Avustralya, Çin, Japonya, Avrupa ve İskandinav ülkelerinden gelenler ve biz dolduruyoruz uçağı.
Üç saate yakın, okyanus ve adalar üzerindeki yolculuk sonrası eski otogar görünümlü denize yakın minicik bir havaalanına iniyoruz.
Nemli sıcak ve kalabalıktan bir an önce kurtulmak istiyoruz, ama çıkış kapısı bahçe demiri misali zincirle kilitlenmiş. Kimse de itiraz etmiyor, sessizce bekleşiyor. Biz ,”Görevli nerede? Şu kapıyı açın!”, diye bağırışıyoruz. Nihayet görevli elinde dev bir anahtarla çıkagelip kapıyı açıyor da hapsolmaktan kurtuluyoruz. Havaalanının çıkış kapısında midibüsler, dolmuşlar, taksiler bekliyor. Labuan bajo’nun merkezine sadece 4 $ vererek özel midibüs kiralıyoruz.














Çok yorgunuz ama Komodo ejderlerinin
dünyadaki tek yaşam alanı Komodo,Rinca,Flores ve Gili Motang adalarına nasıl gideceğimizi araştırmamız lazım. Sırtımızda çantalarımızla biraz dolaşıyoruz. İngilizce bilen tek bir kişi yok. Bilgi almak imkânsız gibi.
Herkes bir şeyler satma derdinde bize, etrafımızı çevirip, sıkboğaz ediyorlar.”Ya bir durun. Bunaltmayın!”Komodo Adası der demez herkes tur acentesi kesildi başımıza.”Size yardım etmek isteriz. Size özel şunları sunarız,”ısrarlarından kurtulmaya çalışıyoruz. Bir gün sonrasına birkaç turistle grup yapıp götürebileceğini söylüyor birkaç acente.
Günlerdir yollardayız artık vakit kaybetmek istemiyoruz. Acentelerden biri iki saat içinde bize özel bir tur düzenleyebileceğini söyleyince, telaffuz ettiği fahiş fiyata aldırmadan “Tamam.”diyoruz. En yakın marketten biraz alışveriş yapıp balıkçı limanına yürüyoruz.
Bize özel tekneyi görür görmez büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz.19.yy sonundan kalma tamamen ahşap bir sandal aslında. Yapacak bir şey yok. Tekneye yerleşiyoruz.”Lütfü, Zülküf ve küçük bir miçodan oluşan tekne mürettebatı ile yola koyuluyoruz.
Endonezya adalar zincirinin tam ortasında bulunan Komodo Adası’na, yeryüzündeki kızgın ejderhaların tek yaşam alanı Komodo Milli Parkı’na yolculuğumuz dört saate yakın sürecek böyle bir tekneyle.
Kristal renklerindeki berrak deniz üstündeki yolculuğumuz göz kamaştırıcı mercan resifleri ve mangrov ağaçlarının oluşturduğu muhteşem adacıklar arasından, platin renkli kumsallar yanından devam ediyor. Bu bölge Komodo dragonlarının yanında, dünyadaki en küçük denizatlarına(Hippocampus Bargibanti) ev sahipliği yapıyor. Planktonlar, mercanlar, türüne bir tek burada rastlanan larvalar; denizaltı dünyası da çok zengin.
Komodo Milli Parkı’nın adalarından,Rinca Adası’na gün kararmadan ulaşabildik.Rinca, Komodo’ya yakın küçük bir ada.198 km2.Adanın silisli toprağı kuvars kristalinin en iyisini içinde bulunduruyormuş.













Birkaç ahşap ejderha heykelinin bulunduğu küçük limana teknemizi bağladıktan sonra kaptanla birlikte park girişine yürüyoruz."Jurassic Park'a hoşgeldiniz",diyor görevli. Girişte kaydımızı yaptırıp biletlerimizi alıyoruz. Rehber ile birlikte Rinca Adası içinde yürüyüşe başladık. Giriş kapısının yanında birkaç ahşap kulübe var. Taraçalı balkonunda birkaç genç, yaşlı yerli, pijama terlik fanila oturuyor. Ahşap sütunlarla toprağa çakılmış zeminde ise birkaç karaltı var. İrili ufaklı dört-beş Komodo ejderi! İlk karşılaşma yerimiz! Balkondakiler hiç korkmuyor mu alt kattaki komşularından? Serinlemek için girmişler bodruma. Tamamen hareketsiz duruyorlar. Narin muson ormanları onlar için mükemmel bir kamuflaj imkanı sağlıyor. Hiç hareket etmeden tuzak kurup kuş, geyik, domuz, bizon avlıyorlarmış.Hiç hareketsiz durabildikleri gibi, saatte 20km hızla koşabiliyor,suda4-5 metre derine dalabiliyorlar.”Kuzuların sessizliği”,filmindeki gibi kendi türlerini, kendi yavruları yiyor bu yamyam ejderler.Yavrular ise kendilerini ebeveynlerinin gazabından korumak için ağaç tepelerine çıkıp yaşayabiliyorlar.50 sene yaşayabilen bu canlının en güçlü silahı dili.Sarı,çatallı dili ve testere dişlerinin arasından dökülen salyasındaki öldürücü bakteriler avını çok kısa sürede öldürüyor.Çok yaklaşmadan birkaç imzasız vesikalık fotoğraf alıyoruz ejderlerden.
Zehirli yılanlara karşı da uyarıyor bizi rehber. Kobra ve engerek yılanı, ejderlerin dışında adada bulunan sürüngenler. Bir engerek yılanı çok yakınımızdan hızla geçti bile. Kuş sesleri arasından gün kararmaya yakın turumuzu tamamlayıp tekneye ulaştık. Komodo ejderleri dokuz çeşitmiş. Rinca Adası, boyu 3 metreyi geçen,70 kg.ağırlığında en iri ejderleri barındırıyormuş, ama bize göstermedi, sakladı onları. Sabah gün doğarken park alanında ortaya çıkıyorlarmış sadece.
Gün kararıyor hızla. Mercanlar ve yıldızların parıltısı sadece. Adaların arasında teknede geçireceğiz geceyi. Mangrov adacıklarına yakın küçük bir balıkçı köyüne yakın seyrederken kaptana rica ediyoruz.”Bu köyü görebilir miyiz? Uygun bir pansiyon bulursak burada kalabiliriz”
Köy zifiri karanlık. Çok fakir olduğu belli. Müslüman bir balıkçı köyü burası. Alın fenerlerimizi takıyoruz kıyıda yürüyebilmek için. Çoluk çocuk şen şakrak peşimize takılıyor. Hava çok sıcak. Kadınlar genç-yaşlı, evlerin önünde çömelmişler; dev okyanus balıklarını temizleyip kurutmak üzere tuzluyorlar. Bizi çok ilginç buldular. El-kol hareketleri ile kendi hikâyelerini anlatmaya çalışıyorlar. Bambu ağaçları ve muz yapraklarından yapılmış kulübelerine davet ediyorlar bizi. O sırada koşarak gelen bizim teknenin kaptanı ve birkaç köylü, köyün camisine çağırıyor bizi. Sahil güvenlik bizim peşimize düşmüş. Bizim teknenin burada durma izni yokmuş vesaire vesaire. Hemen ayrılacağımıza dair ikna etmek epey zaman alıyor.
Bu sıcak, bunaltıcı havada teknede gecelemek en doğrusu. Çok yorulduk zaten. Köyden hızla ayrılıp açık denizde duruyoruz. Teknenin güvertesinde, beşik gibi sallanırken uyumamak imkânsız. Gece 3 sıraları çakan şimşek ve gök gürültüsünü ile uyanıyoruz.”Ne oluyor?”,demeye kalmadan kovadan boşanırcasına yağan sıcak muson yağmurlarının altında kaldık. Hızla uyku tulumlarımızı toplayıp kenar bir yere çekilip beklemeye başlıyoruz. Bir saatten fazla yağan şiddetli yağmur nihayet kesildi. Kaptan ve miçolar güvertedeki suyu temizliyor. Bir iki saat daha uyuyabiliriz şimdi.














Sabah gün ağarırken yola koyuluyoruz tekrar. İki saat süren yolculuk sonrası Komodo Adasındayız.390 km2lik alanda bizimle ilgilenecek rehber üç rotadan seçim yapmamız gerektiğini söylüyor. Milli Parkın tamamını kapsayan, orman içinden başlayıp adadaki tepelerden limana inen keşif rotasında karar kılıyoruz.














Orman içi patikada rehber önde, biz tek sıra arkada, yola koyulduk. Asya ve Avustralya kökenli çok değişik dev tropikal ağaçlar, savanların arasından yürüyoruz dar bir patikada.254 çeşit bitki varmış park içinde. Demirhindi, palmiye, mangrov ağaçları ve çeşitli çiçekli bitki arasından geçiyoruz.
Komodo ejderleri etobur, asla bitki yemiyor. Bu sayede bitkiler uzun yıllar rahatça serpilip gelişiyormuş. Aman biz dikkat edelim. Riskli gruptayız. Geçen sene bu tarihlerde bir balıkçı-rehber, komodo ejderine yem olmuş! Nisan-Mayıs çiftleşme dönemleri en yırtıcı, tehlikeli oldukları dönem.














“Patikadan asla çıkmayın.”, diye uyarıyor rehber. Biraz sonra”Durun!” diye uyarıyor bizi. İki dev ejder. Biri solumuzdaki, diğeri sağımızdaki ağacın altında, kıpırdamadan duruyorlar. Biz tam ortalarında kaldık. Orman içinde tamamen kamufle olmuşlar. Rehber uyarmasa fark etmemiz mümkün değildi. Yavaşça geri geri gidiyoruz; aradan çekilelim, yolu onlara açalım. Çok hızlı çapraz koşup birbirlerinin yerine geçtiler. Ne tuhaf! Şimdi, hiçbir şey değişmemiş gibi kaldıkları yerden hareketsiz durmaya devam ediyorlar. Biraz ürktük. Temkinli olalım. Birkaç adım daha atıyoruz. Orman içinden gelen iki rehber; Selamlaşıyoruz. Birinin elinde demir bir sopa ucunda da geniş bir ızgara. Ejderlere et götürmüş kahvaltı için. Rehberimiz bağırıyor bu sefer














“Koşun!”Ne olduğunu anlayamadan iri bir ejder ayaklarımızın ucunda bitti.Ağzını açıp testere dişleriyle öne doğru hamle yapıyor.Bu ciddi bir saldırı.Rehberimiz elindeki sopayla itiyor ejderi.Diğer iki rehber yardıma koşuyor.Demir sopa ve değneklerle kafasını döndürmeye çalışıyorlar.Kısa süren mücadele sonrası ejder bırakıyor boğuşmayı ve ormanın içinde gözden kayboluyor.Çok korktum.Bir salise sonra dünyayı terk etmiş olabilirdik.Biraz soluklanıp devam ediyoruz.Bir iki ejder daha görüyoruz yol boyunca;bunlar macera aramıyor,akıllı uslu duruyorlar.Öğle saatleri ormandan tepeye ulaşıyoruz.Birkaç narin geyik görüyoruz burada.Tepeden Timor Denizi,liman ve ormanlarının enfes manzaralarını fotoğraflayıp tekneye dönüyoruz.

Hareketten yarım saat sonra, mercan resifleriyle muhteşem Bidadari Adası sahiline yanaşıyoruz. Şnorkelle denizaltı dünyasının tadını çıkararak gevşiyoruz. Akşama doğru Labuan Bajo limanına “vardık” ,derken varamıyoruz. Teknenin motoru tekliyor limana beş-on metre kala; bir saate yakın beklemek zorunda kalıyoruz.Arıza giderildikten sonra Labuan Bajo’daki en güzel manzaralı bungalov villalardan birine yerleşiyoruz. Tropikal ada ve yiyeceklerinin tadını çıkarıyoruz Bali’ye döneceğimiz güne kadar.
Bali’de kaldığımız bir-iki gün boyunca,Endonezya’nın en yüksek dağlarından Lombok adasında bulunan Rincani Dağı’na nasıl gideceğimizi araştırıyoruz. Altı saat süren feribot yolculuğu sonrası Lombok Adası’na ulaşıyoruz. Limandan dağın bulunduğu milli parka yakın Mataram adlı kırsal şehre ulaşmamız da bir saat kadar sürüyor. Maalesef dağ ve milli park, ziyarete kapalı. Nisan başında açılacakmış. Hiç bir şekilde izin vermiyorlar milli parkın girişine. Market sanki;dağı da açıp kapıyorlar demek. Mataram’da bir gece geçirip Bali’ye geri dönüyoruz.
Tropikal adalarda geçirdiğimiz maceralı yolculuk pasifik sahillerinde birkaç gün daha devam edecek.Komodo Adası’ndan sonraki rotamız subtropikal Tayvan.

Ebru OZAGCA
Haki ENGIN

14 Kasım 2009 Cumartesi

Endonezya/Bali-Mount Agung&Japonya/Tokyo-Fuji


















ENDONEZYA/BALİ-MOUNT AGUNG EKSPEDİSYONU(18.10-24.10.2010) VE
JAPONYA/FUJI-YAMA EKSPEDİSYONU(25.10-31.10.2010)


Endonezya’ya uçuş tarihimiz 18 Ekim 2009.Frankfurt üzerinden Malezya,Kuala Lumpur’a oradan da Endonezya’nın egzotik adalarından Bali Adası’na, adanın en yüksek volkanik dağı Mount Agung’a yolculuk.

Uçak biletlerini aldığımın ertesi günüydü sanırım. Tüm dünya Endonezya’dan bahsediyor!1 Eylül’de Java Adası Jakarta’ya çok yakın bir bölgede 7 şiddetinde bir deprem, akabinde de Sumatra’nın batı sahillerinde hafif bir tsunami gerçekleşiyor.2004 Aralık sonlarındaki çok şiddetli tsunami sonrası bölgede doğal felaketlerin ardı arkası kesilmemiş. Dünya’nın en görkemli, bereketli, sonsuz güzellikteki coğrafyalarından biri Endonezya.”Pacific Ring of Fire”,Pasifik Ateş Halkası içinde yer alan bölge; şiddetli depremler, tsunami ve volkanik patlamalar ile yıkılıyor, altı üstüne geliyor. Devamlı alarm söz konusu. Üzerinden çok geçmedi.30 Eylül, Sumatra’da 7.6 şiddetinde bir deprem daha; Tüm dünyaya yardım çağrıları.Kayıplar büyük.

Zamanlamam kötü, ama ben projemi ertelemeyeceğim. Belki bir ömür içinde yok olacak bu güzelliğin peşine düşeceğim.

Frankfurt’tayım. Kuala Lumpur’a giden uçaklar tamamen dolu. Jakarta’ya zar zor bilet bulabildim bir sonraki güne. Havaalanı civarında gecelemem gerek. Bali uçuşum da iptal demektir, bilet yandı. Yeni bilet ayarlamak için koşuşturuyorum havaalanında.
Jakarta-Bali uçuşunu internetten aldım.”Rahat bir soluk alabilirim artık”, derken, başka bir havayolu şirketinde bilet fiyatının üçte bir olduğunu görüyorum. Teknoloji ve hız çağı; adamı vezir de eder rezil de.”İptal ederim pahalı olanı,” deyip ucuz bileti de alıyorum. Böylece Jakarta’ya uçup buradan da Bali’ye iki farklı havayolu şirketinin aynı saatlerde kalkan uçaklarına iki ayrı bileti olan tek yolcu olarak iniyorum!(Pahalı biletin iptali mümkün olamıyor.)

21Ekim sabah 1:10 civarı nihayet Bali’deyim. 2 gündür yollardaydım. Çok yorgunum. Havaalanından otelime ulaşmak için bir taksi tutuyorum. Bali gece saatleri olmasına rağmen oldukça sıcak,30 derece civarı. Nem yoğun.Sıkı bir uyku ile kendime geldim.Sahile bir uzanıyorum.

“Dağların, doğanın aşkına yollardayım.”, diye düşünüyorum. Kâşif ruhum; dağların, bakir coğrafyaların çağrısına karşı koyamıyor, birkaç günlüğüne bile olsa bu kadar uzun, masraflı ve stresli yolculuklara girişmeme sebep oluyor.

Okyanusun dev dalgaları, tenha sahilin bir uçtan bir uca incecik bembeyaz kumsalı bana “ Selamat Datang!(Hoş geldin)”diyor. Ben de size selam getirmişem. Dev dalgaları kendine uğraş edinmiş yüzlerce sörfçü. Adanın güney sahillerinde kumun rengi beyaz, kuzey ve batısında ise siyah! Ada sahilleri, yeşil, mavi, sarı kırmızı mercan resifleri ile çevrili. Java’nın doğusunda, BaliAdası’nın başkenti Denpasar’da okyanusun dalgaları arasında yüzüyorum bir süre. Okyanus, mercan resiflerinin yanında binlerce çeşidin yaşam alanı. Dalgıçlar için tam bir cennet. Yunuslar, şahin gagalı kaplumbağalar, dev ay balığı, manta vatozu, dev müren balığı, papağan balığı, su yılanı ve “Efendim nerede kalmıştık?”, barakudalar, çekiç başlı köpekbalığı, resif köpekbalığı! Bu kadar bilgi sahibi olunca,okyanusta fazla açılamıyorum işin doğrusu. Sörfçüleri, becerilerinin yanında cesaretleri için de tebrik ederim. Zaten okyanusun tadını çıkartmak için de vaktim yok. Adanın en yüksek dağı volkanik Mount Agung’a çıkmak için 3 günüm var sadece.24 Ekim’de Japonya, Tokyo’ya, oradan da görkemli Fuji Yama’ya gideceğim.

Otelin kahvaltısını beğenmedim. Buralara gelip mısır gevrekli Amerikan kahvaltısı ile kendimi kandıramam. Etrafı dolaşayım. Okyanus kıyısındaki yerel bir lokantadaki tropik meyvelerle bezeli açık büfe kahvaltı, keyfimi yerine getiriyor. Mango, jackfruit, guava(hintarmudu),mangostan, tatlı sulu starfruit,fındık benzeri durian,parlak kırmızı püsküllü rambutan, papaya, ananas, greyfurt, muz, soursop (tarçınelması),Şefimden rica edip dilim dilim deniyorum hepsini.Oh be!

Mount Agung’a çıkmak için acenteleri dolaşıp yola koyulmam lazım bir an önce. Şehre iniyorum. MÖ 2000 yıllarından beri medeniyetlerin yaşadığı Bali’de gösterişli tapınaklar, göz alıcı renkler, ejderha figürleri, tütsü yakılan, ayinler yapılan kutsal tapınaklar, turistik seremoniler, rengârenk kıyafetleri ile gösteri yapan çocuklar, gençler. Müslüman Endonezya halkının tersine Hinduizm’e inanan azınlığın en büyük bölümü Bali’de yaşıyormuş. Tütsü yakılan bir yerde tütsü kokularını kucaklayıp dileklere bir yenisini ekliyorum. Volkanik Dağın zirvesinden buralara selam etmeliyim en geç yarın.

Halk güleç yüzlü, sempatik.Yüksek sezon olmadığı halde az da olsa dünyanın her tarafından gelen turistler var. Yerli halk ile laflıyorum havadan sudan.
Doğal afetler, geçim derdi derken, her tarafı okyanusla çevrili adanın gündeminde büyük bir sorunu daha varmış. Su sorunu! Adanın büyük bölümü coğrafi koşullar sebebiyle temiz içme suyundan mahrum. Sahile yakın akiferlerdeki kaynaklar, sadece yüzlerce turistik otele, her geçen gün eklenen bir yenisine ve bu bölge civarı yaşayan şanslı azınlığa temiz sudan yararlanma imkânı veriyor. Biraz içerilere, adanın dik yamaçlarına doğru gidildikçe durum tamamen farklı. Kasım-Şubat arasındaki yağışlar harici kuraklık hüküm sürüyor. Yağışın bol olduğu dönemlerdeki sular; yeterli baraj, doğal akışlı sulama sistemleri, su depoları vb. olmadığı için biriktirilemiyor, muhafaza edilemiyor, suya mahrum bölgelere ulaştırılamıyor, okyanusa karışıp israf oluyor. Su idaresinin başarısız olmasının yanında, hayata geçirilmeye çalışılan projeler de yetersiz.

20 yıl öncesine kadar geçim kaynağı sadece ziraat(pirinç, mısır ve kahve)ve balıkçılık iken, son dönem neredeyse tüm ağırlık turizme verilmiş. Benim Bali’de bulunduğum günlerde gündemde su krizi vardı. Turizm sektöründeki hızlı artış, yetersiz altyapı, kirlilik, ağaç kesimleri, küresel iklim değişimi gibi unsurlar, su krizinin oldukça ciddi seviyelere ulaşmasına sebep olmuş. Kirli suyun yol açtığı hastalıklar da halkın gündelik sorunlarında önemli bir yer tutuyor.

Şehir nüfusu 500.000 civarı. Trafik yoğun. Motosiklet en rağbet gören ulaşım aracı, ama etrafa yaydığı kirlilik ve gürültü de büyük. Ana caddede egzoz kokusu ve yoğun gürültü arasında dağ ekspedisyonu yapmamı sağlayacak acente bakınıyorum. Cadde üstünde bir masada oturmuş, broşürle tur pazarlayan biri, benim dağ için tur araştırdığımı öğrenince nefes aldırmıyor, anlatıyor da anlatıyor; geç saat otelden beni alırlarmış, yola koyulurmuşuz. Güven vermedi pek. Tur şirketi var mı yok mu? Belli değil. Parayı veririm, gelmez kimse. Paradan vazgeçtim, dağa gideceğim vakit heba olur. Bu riski almayayım en iyisi.

Bir taksiye atlıyorum. Düşüneyim bakayım. Nasıl bir yol bulabilirim? Taksi şoförüne, beni dağa en yakın köye ulaştırmasını söylüyorum. Geç bir saat aslında. Saat akşamüzeri 4 civarı. Köyde günün her saati ulaşabileceğim bir tur acentesi olduğunu, merak etmememi, yardım edeceğini söylüyor şoför.

Otelden eşyalarımı toplayıp bir saat sonra Agung yolunu tutuyoruz; Hindu inanışına göre mitolojik Meru Dağı’nın yeryüzündeki eşine, evrenin ekseninin merkezine. Yemyeşil pirinç, kahve tarlalarından geçiyoruz. Yol üzerinde şoförün akrabasının tarlasından birkaç tropik meyveyi parasıyla toplamayı da ihmal etmiyoruz. Yol gittikçe daralıyor, oldukça bozuk, dik ve engebeli. Hava kararırken Banjar Besakih Kawan köyüne varıyoruz.

Şoför, civarda kolaylıkla rehber bulabileceğimi, yarın sözleştiğimiz gibi beni Bali’ye götürmek için burada olacağını söyleyerek gidiyor. Bana rehber bulmak için yardım etmeyecek miydi? Etrafı dolaşıyorum. Bir tabela asılı ofise giriyorum. Genç bir kız, dağ organizasyonu yaptıklarını söyleyerek bilgi veriyor. Mount Agung’a batı ve güney yönünden çıkılabiliyormuş. Güneydeki Pura Pasar Agung rotası,Tapınakdan başlıyormuş ve üç-dört saatlik bir tırmanış sonrası zirvenin 100 metre altında aktif kratere yakın bir noktada son buluyormuş.
Bugün bu rotadan çıkmanız mümkün değil. Pura Pasar Tapınağında tören var, kapalı.”Sizi otele yerleştirelim, yarın rehberle çıkarsınız”, diyor genç kız.
”Diğer rota nasıl? Bugün zirve gerçekleştiremez miyim?”
”Batı rotası oldukça uzun ,ama zirveye ulaştırıyor” diyor kız.
“İyi ya işte! Ben dağcıyım. Rehber İngilizce bilsin de. Siz beni kaçta aldırırsınız? Bir de unutmadan vejetaryenim. Aman kumanyamı sadece meyve, patates, biraz yemişle hazırlayın!”,diyorum.
Ayağımda yürüyüş ayakkabısı, altımda şort. Alın fenerimi, pançomu alırım her ihtimale karşı. Su da aldım mı tamamdır.

Kızın verdiği fiyat, şehir merkezindeki acentelerden, şehirden ulaşım dâhil, aldığım fiyatların iki katı! Nasıl olur? Tam tersi olması gerekirdi. Rehbersiz de çıkamam ki gece zifiri karanlık. Yapılacak bir şey yok. Mecburen kabul ediyorum, ama çok kızdım bu işe. Benden alınan para, burada bir kişinin en az üç ay rahat geçinmesini sağlar, biliyorum. Buralarda herkes soyguncu!

Otel diye, küçük bir pansiyona gönderdiler. Sırt çantamı odaya çıkarmamın üstünden iki-üç saat geçmemişti ki rehber geldi. Hiç dinlenemedim. Otel parasını da boş yere almışlar.”Başka bir ülkedeyim. Artık koşullar ne gerektiriyorsa uymaktan başka çıkar yol yok.”, diyerek kendimi yatıştırmaya çalışıyorum. Rehber kumanyamı veriyor araca binerken;2-3 paket bisküvi. Ne desem bilmem ki?
”Meyve kaç kuruş tutardı? Tek tek söylemiştim istediklerimi.”Ok,ok! “deyip geçiştirdiniz. Yemem kaldır şunları gözümün önümden”, diyorum rehbere kızgınlıkla.“Dağa konsantre ol oğlum Haki. Kızgınlığını unut gitsin. Kalan her şey önemsiz, küçük detaylar sadece.”

Araç ile döne döne, bozuk yol üzerinden gidiyoruz. Konuşmak gelmiyor içimden. Yanımda 3lt su harici hiçbir yiyecek içecek malzemesi yok. “Gidelim görelim.”, diyorum.

Bir saatlik yolculuk sonrası deniz seviyesinden yükselerek 1.100m.deki Besakih Temple(Tapınak)’a varıyoruz. M.S. 1000 yılında kurulmuş tapınak. Dünya üzerindeki ,hangi kasttan olursa olsun, her Hindu’nun ibadet edebileceği tek tapınakmış. Mt.Agung’da en son 1963’taki volkanik patlamada yüzlerce köy,binlerce insan lavların altında kalırken,Bali’nin resmi tapınağı Besakih Temple ‘ın ana tapınağa bir şey olmamış.Bali halkı bunun tanrıların mucizesi olduğuna inanıyormuş. Zifiri karanlıkta hiçbir şey görünmüyor ki.

Alın fenerlerimizi taktık. Tapınağın içindeki dik merdivenlerden Agung Dağı’na tırmanış için cangıla gece tam 11.00’de başlıyoruz. Hava,meltemli bir yaz akşamı gibi.Gökyüzü pırıl pırıl.Yıldızlar ve ayın ışıldattığı gecede,tropikal orman içindeki patikaya girince keyfim yerine geliyor.İçim kıpır kıpır.Heyecanlıyım.Oldukça hızlı bir tempoda tırmanışa başladık doğanın sessizliğini dinleyerek.Yaklaşık bir saat sonra rehber işaret ediyor.İki büklüm;eli midesinde.Midesi ağrıyormuş,biraz dinlenmek istiyor.İlk yardım çantamdan bir ağrı kesici veriyorum.Devam ediyoruz.Işıl ışıl yanan Hindu tapınakları altımızda kaldı.Dönüşte görürüm artık.Cangılın içinde,yağmur ve volkanik küller sebebiyle çok kaygan olan patika üzerinden kaya düşe tırmanıyoruz.Dizlerimiz kan revan içinde kaldı.Bu rota dikleşmeye başladı.Otların demetlerine,dallara tutunarak yukarı tırmanmaya çalışıyoruz.Rehberin midesi sık sık küçük molalar vermemize sebep oluyor.Orman içinde verdiğimiz molalardan birinde arkamızdan gelen bir ışık görüyorum.Kısa bir süre sonra bir ABD’li çift ve iki rehberi(tek rehber niye yetmemiş ki?) bize yetişiyor.Adamın altında benimki gibi kısa bir şort var.Kondisyonu iyi görünüyor ,ama eşi için aynı şeyi söylemek mümkün değil.Kadıncağızın ayağında sadece şehirde giyilebilecek bir spor ayakkabısı.Dizleri yara bere içinde,kanıyor.Birçok kez düşmüş buraya gelene kadar.

“Bu ayakkabı sabun gibi kaydırır, rota çok dik, yağmur, çamur, cangıl çok zor. Çıkamazsınız. Devam etmeyin en iyisi!”diye telkinde bulunuyorum. Eşini gösteriyor. Eşi zirve yapmayı çok istiyormuş. Oysa adam pek ilgilenmiyor kadının çaresizliğiyle. Bizim önümüzden geçip ormanın içinde gözden kayboluyor.Ne garip! Yapabileceğimiz bir şey yok. “Kadın kendi karar versin ne yapacağına.Ama bu halde geri dönmesi bile çok zor.”, diye düşünüyorum.

Ben ve midesi fena haldeki rehberim, biz de tırmanışa devam ediyoruz. 2600m.de ormanlık alan bitti. Gün ağarmaya yakın. Rota yaklaşık 55 derece dik açıyla devam ediyor. Her iki tarafı derin uçurum olan çok ince ve dik sırt hattından tırmanışa devam ediyoruz. Volkanik patlama ile lavların havayla temas edip hızlı soğuması ile oluşan bazalt, andezit cinsi püskürük taşlar, ayaklarımızın altından cüruf gibi kayıyor. Volkanik bir dağ; üstelik bu rota gerçekten zor! Sert rüzgâr çıktı. Tempomuzu yavaşlatıyoruz.3-4 kişi daha, bize yakın tırmanıyorlar rehberleriyle.
Zirveye ulaştığımızda saat sabah 5.50; zirveye varmamız 7 saat sürmüş. Muhteşem dağ üzerinden güneşin doğuşunu da yakalayabildik. Tarif edilemez bir sevinç ve mutluluk içindeyim. Zirvede iki kişi var. Bir kaç dakika aralıklarla diğerleri de ulaşıyor. Toplam 7 kişi zirvede birbirimizi kutluyoruz. Zirvede de rüzgâr çok sert esiyor. Polar eldivenimi giyiyorum da, altımda şort; donuyorum! Çabucak polar altlığımı da giyiyorum.

ABD’li çiftten koca zirvede, ama eşi görünmüyor civarda. Haber geliyor az biraz sonra kadının rehberiyle. Çok fena düşmüş; iki dizi de kırılmış! Çok kötü bir durum! Ama belliydi böyle olacağı. Adam da ne kadar duyarsız davrandı. İnsan koruyup kollamaz mı eşini?

Gün doğuşunu, muhteşem dağın güzelliğiyle görüntülüyorum. Tarifi mümkün değil; volkanik dağın zirvesi güneşi kucaklıyor! Geçen seferki gibi kamera ve fotoğraf makinemi unutmadım. Daha dönüşümüz var. Dizlerimde de derman kalmadı.






Zirvedeki soğuk,30-35 dakika kalmamıza müsaade ediyor. Ormanlık bölümün başladığı yerde siyah kayaların üzerinde gri beyaz bir canlı dikkatimi çekiyor.”Bu ne acaba?” İri bir erkek maymun olduğunu görüyorum biraz yakınına gidince. Maymun familyasının vahşi lideri insanlara alışık. Buradan gelip geçen dağcıların verdiklerini, uzun yıllardan beri ailesine taşımayı alışkanlık edinmiş. Haraç kesen azılı bir kabadayı gibi bakıyor bize. Benim yemediğim bisküvileri, daha çantadan çıkarırken büyük bir hamleyle atlayıp elimden alıyor ve hızla gözden kayboluyor. Doğanın dengesini bozduk tüh! Kolesterole, şekere dikkat et maymun dostum. En azından kameramı, fotoğraf makinemi gasp etmedin!

İniş rotamız, son 3 yıldır hiç kullanılmayan bir rota. Geçen sene 3 yabancı hayatını kaybetmiş. Bu yüzden bu rotada çok az kullanılıyormuş. Seyahat acenteleri diğer rotadan çıkış yaptırıyormuş, bu rota yasakmış. Rehberim mide ağrısından dolayı çabuk dönmek istediğini söyleyerek bu yasak rotayı önerdi bana. Ben de kabul ettim.

Dik kayalık, uçurum üzeri sırttan inişe başlıyoruz. Saatimiz 6.25’i gösteriyor. Cangıl ağaçlarla,dallarla kaplanmış. Rehber ağaç dallarını keserek, otları açarak kendimize geçecek kadar bir yer yaratmaya çalışıyor. Ben de yardım ediyorum. Rehber de ben de, sık sık düşüyoruz. Dizlerimizde derman kalmadı. Ne zaman biter bu ızdırap! Dev otların, dalların üstüne adım attığımızda ayaklarımız boşlukta kalıyor; toprağın tabanı yok, altı boş çünkü. Çok dik iniş yolunda, hızla metrelerce sürükleniyor, düşmeye devam ediyoruz. Dallara tutunarak durmaya çalışıyoruz. “Düşüşlerden en az yara bere ile nasıl çıkarım?”a konsantre olmaya başlıyorum bir süre sonra. Ellerim dizlerim yara bere içinde. Bu rotayı kesinlikle kimseye tavsiye etmem!


Saat 11.00 civarı olmuş. Yaklaşık dört buçuk saatlik zorlu bir iniş sonrası, şükürler olsun ki tek parça olarak, köye ulaştık. Ayaklarıma kan oturdu. Dizlerimi sürüye sürüye ilerleyebiliyorum artık.

Köyün bu yakasında, geniş hasır şapkalarıyla kadınlı erkekli köylüler, hummalı bir şekilde çalışıyor. Ama tarlada değil, inşaatta; Hepsi inşaat işçisi. Yağmur sularını biriktirmek için yapılan su havzalarında çalışmak çok yaygın bir iş kolu haline gelmiş. Bizi gören köylüler işlerini bırakıp bizimle ilgileniyor.

Rehber, elini yüzünü yıkayıp üstünü değiştirmek için yakınlardaki evine gidiyor. Ben de son gücümle on beş dakika daha yürüyüp köy bakkalına ulaşıyorum. Hiçbir şey yemedim dün akşamdan beri. Çok zor bir zirveydi üstelik. Üç-dört tane mango soydurup midemi ödüllendiriyorum normal hayata ilk adım için.

Vakit kaybetmeden beni bekleyen taksiye atlayıp şehre dönüyorum. Otelime yerleşip uyuyorum kemiklerim iyice dinlenene kadar. Bali’deki son günümde sahilde dolaşıyorum, insanlarla sohbet ediyorum, lezzetli yemeklerinden yiyorum. Ciddi riskler aldım, ama en az zararla ve sağlıkla hedefime ulaştım çok şükür. Yol göründü Haki! Şimdiki güzergâhımız Japonya.

Gezi serüvenimizin ikinci bacağı;
Uzun bir yolculuk bekliyor beni gene. Ülkeler, havaalanları arasında koşuşturmaya devam. Naçizane ömrümüze sığdırabileceğimiz ne varsa geç olmadan, gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

24 Ekim’de Endonezya’ya veda ediyorum. Bali’den Kuala Lumpur’a oradan da Air Malasia ile Tokyo’ya varışım 25 Ekim sabah saatlerini buluyor. Otobüs ile şehir merkezine ulaşıp otelime yerleşiyorum.

Hava kapalı. Tahmini 20 derece. Otele yerleştikten sonra çıkıyorum hemen. Çok temiz ve düzenli bir şehir olduğu ilk görüşte anlaşılıyor. Caddede birbirinden ilginç mağazalar, özellikle elektronik mağazalarının albenisine karşı koymak imkânsız. Benim hedefim Fuji Yama ve doğanın içinde olabileceğim yerler. Dikkatin dağılmasın Haki!

Ne yiyebilirim civarda? Geleneksel Japon Mutfağı, benim gibilere çok zengin seçenekler sunuyor. Suşiler, çorbalar, körili, acılı soslar... Tadalım bakalım. Biraz da güç toplayalım. Dağ beni çok yormuş.

Caddelerde birkaç saat dolaşıyorum. Şehir içindeki modern otobüslerden bir-ikisine binip iniyorum, bu şekilde bir yandan dinlenirken etrafı da görebileyim. Tokyo şehri aylarca gezilse bitirilecek bir şehir değil. New York gibi dünyanın sayılı megapollerinden. Şehri anlamak, tanımak için en geçerli yol havadan ya da limanlarından bakmak. Sınırlı vakitte en iyisi ben limana ineyim. Daha sonra da Fuji-Yama civarına nasıl gideceğimi araştıracağım.


Şehir merkezindeki bir tapınağı dolaşırken şans eseri bir düğün alayına rastlıyorum Tanrıların onayını almak için geldikleri kutsal mekânda birbirinden ilginç geleneksel kıyafetleriyle küçük bir tören yapıyorlar. Kız tarafından da oğlan tarafından da tanıdığım kimse yok ama, aile albümü fotoğraflarından birkaç fotoğraf benim albümüme de giriyor.

Daha sonra metroyla Tokyo Limanı’na gidiyorum. Sağanak yağmur altında dolaşan tek yabancı benim. Limanın karşısında çok büyük bir ada var. Odaiba Adası’na “Rainbow Bridge(Köprüye solar aydınlatma sistemi ile takılmış kırmızı, yeşil ve beyaz lambalar, hava kararınca gökkuşağı renklerini yansıtıyor.) üzerinden metro ile geçiyorum. Ada yapay bir adaymış! İçinde birçok alışveriş merkezi, turistik yer var.

Ada’nın bir yanından Tokyo limanına uzanan Sumida Nehri üzerindeki birbirinden farklı mimariler ile belli aralıklarla dizilmiş 16 köprü, anakaraya bağlanıyor. Limanda birbirinden ilginç, tasarım harikası gemiler ile nehir boyunca köprülerin altında gezinti yapmak da mümkün. Ben de çok ilginç bulduğum(dünyada tekmiş),uzaygemisi görünümündeki “Himiko” adlı deniz otobüsü ile gezinti için bilet alıyorum kredi kartıyla. Nakit taşımak yerine kredi kartı, her yerde cırt cırt geçiyor. Ama elbette ki Antalya’ya döndüğümde hesaplaşacak benimle. Neyse sonra düşünürüz bunları. Böyle yağmurlu bir havada topu topu 3 kişiyiz deniz otobüsünde. Himiko, Japonya’da uzun yıllardır çok sevilen bir animasyon filmi ve filmdeki aynı isimli uzaygemisi imiş. Bir saat süren gezinti boyunca, gözyaşı şeklinde tasarlanmış bu fütürist geminin üç boyutlu pencerelerinden old Edo/new Tokyo(tarihi Edo; günümüzdeki adıyla modern şehir Tokyo)’nun 360 derecelik panoramasının tadını çıkarıyorum. Hava erken kararıyor artık. Gün kararırken, Japon mutfağından seçtiğim hafif ama doyurucu yiyeceklerden sonra uyumaya çekiliyorum.

Tokyo’daki ikinci günümde erkenden Meiji Jingu Tapınağına gidiyorum. Shinto inancına göre oluşturulmuş tapınak, Japon hayatının köklerini anlatıyor. Bu inançta dinin kurucusu, kutsal kitap, ruhban sınıf ve benzeri kavramlar yokmuş. Aksine doğa ile uyumlu yaşamak,”Magokoro”(samimiyet, içtenlik, açık yüreklilik) gibi değerler üzerine kurulmuş bir inanç sistemi. İmparator Meiji ve İmparatoriçe Shoken anısına 1920’lerde inananlar tarafından yüz bin ağaç bölgeye dikilmiş. Sonsuz olması planlanan orman; üzerinden 90 yıl geçmeden büyüyerek ,nesli tükenmekte olan bitki ve hayvanlar ,mabet ağaçları(gingko trees) ile doğal bir ormandan farksız hale gelmiş.Tapınağı çevreleyen Meiji Jingu bahçeleri de her mevsime özgü çiçekleri ile gerçekten insana taze enerji veriyor.

Üçüncü gün Fuji-Yama’ya doğru yola çıkıyorum, Ünlü bir Japon deyişi ”Fuji Dağı’na hayatında bir kere çıkmayan aptaldır, dağa çıkan ise iki kere aptaldır.”,demiş. Biz de bu onura nail olalım, Japonya’daki kutsal üç volkanik dağdan 3776 metredeki en yükseğine çıkalım.

Tokyo’dan 2,5 saat süren otobüs yolculuğu sonunda dağa en yakın Fujikyu’ da iniyorum. Japonya’nın sembolü haline gelmiş dağ, şansıma bulutsuz havada çok iyi görüntüler almamı sağlıyor. Japon yetkilileri ise, şansımı zorlamamam gerektiği konusunda ısrar ediyorlar. “Neden?”, diye soracak olursanız Fuji Dağı’nın resmi tırmanma sezonu; sadece Temmuz ve Ağustos ayları. Bu tarihlerden başka zamanlarda her yer kapalı. Yeme-içme ya da kalmak için açık bir yer bulmanın imkânı yok. Rehber yok. Dağın konumu, topoğrafik yapısı, yüksek irtifadaki şiddetli rüzgâr, buzlanma gibi etmenler, kurallardan tavize imkân vermiyor. Kısacası “No Way!”(Asla!)

Çok üzgünüm.Dağ çıkışını başka bir sefere ertelemekten başka çarem yok, ama bölgede yapılabilecek alternatif de çok. Ben de Mt.Fuji’nin beş kardeşi,Fuji Five Lakes’ e gidiyorum. Göller, Yamanashi ilinde, Fuji Dağı’nın kuzey eteklerinden başlayarak tam bir yay görünümünde dizilmişler. Yürüyüş için Lake Yamanaka’yı seçiyorum. Japonya’da burası “Kuğu Gölü” olarak biliniyormuş, çünkü tüm yıl boyunca kuşlara, özellikle kuğulara ev sahipliği yapıyor. Gölün etrafında 3-4 saat yürüyüş yapıyorum. Kuğular, gün batımına yakın güneşin kızıllığı içinde Fuji-Yama’yı arkalarına almışlar; görsel bir şölen sunuyorlar. Gölde ulaşımı sağlayan kuğu şeklindeki feribotlar da çok estetik. Günbatımında, bir açıp bir kapayan bulutlu havada, Fuji Dağı’nın panoramik fotoğraflarını çekmeye çalışan fotoğrafçılara “Konnichi wa!(Merhaba!)”diyerek, ben de yerimi alıyorum.

Dördüncü gün; Japonya’yı doğada keşfetmeye devam. Tokyo’ya bir saat mesafede Hachioji şehrindeki 599metre yükseklikteki Mt.Takao, beni buyur ediyor. Karadeniz’deyim sanki. Dağın bulunduğu bölge; Japonya subtropikal ve ılıman kuşak ormanlarını kapsayan, doğal vejetasyon ve yaban hayatının binlercesinin bulunduğu bir cennet. Girişteki ofisten bir harita kapıyorum.Maalesef harita Japonca. Görevliye “Ohayoo gozaimasu! (Günayydınn!)”, selamı çaktıktan sonra biraz bilgi vermesini istiyorum. Japonca anlatmaya başlıyor, heyecanlı heyecanlı. Zor müdahale ediyorum bildiğim üçüncü ve son Japonca cümleyle;”Watashi wa Toruko-jin desu(Ben Türk'üm).”Gülüşerek anlaşıyoruz nihayet.

Çok erken saatte geldim buraya. Üstelik hafta içi,ama birkaç değil yüzlerce insan yürüyüş yapıyor!Seçtiğim patika;sık bitki örtüsü içinde akçaağaçlar ve çok sevdiğim,yüzlerce yıllık anıt sedir ağaçlarıyla devam ediyor.Şelale yanından geçiyorum.Doğa enfes. Zirvede hava açık olduğu için Fuji Dağı çok net görülüyor.Toplam dört saat yürüdüm.”Dağa çıkamadım ama Japonya’da doğada olmayı başarabildim. Aferin!”,diye tebrik ediyorum kendimi.

Beşinci gün; Japonya’daki son günümde Tokyo’ya bir buçuk saat mesafede kaplıcaları dünyaca ünlü olan Hakone’ye gidiyorum. Gezime, Ōwakudani(Kaynayan Büyük Vadi)den başladım. Hakone kaplıcalarının bulunduğu bölgede sülfür gazları yoğun bir şekilde havaya karışarak buharlaşıyor. Hakone Dağı’nın en son 3000 yıl önce meydana gelen volkanik püskürmesinin devam eden küçük bir animasyonu sanki; eşsiz bir seyir imkânı veriyor. Burada ayrıca, sülfürlü kaplıca sularına yüzlerce yumurta bırakılıp kaynatılıyor ve daha sonra satılıyor. Sülfürlü suya giren yumurtanın rengi, bir-iki dakika içinde siyaha dönüşüyor ve sülfür kokuyor. Bir de rivayet var yumurta ile ilgili; pişen her bir yumurtayı yemenin insan ömrünü 7 yıl uzattığına dair. Elbette yumurta yemeyi de abartmamak lazım.7 ve katları hesabı yaparken, aşırısı ömrü de sonlandırabilir buracıkta. Denemekten vazgeçiyorum.

Bir süre yürüyüş yapıp modern Hakone Ropeway(teleferik)’e biniyorum.20 dakika sonra Lake Ashi’ye indim. Enfes bir panorama. Göl, Hakone Dağı’nın 3000 yıl önceki son volkanik püskürmesinde oluşan çok büyük bir çöküntünün tamamen su ile dolması ile oluşmuş bir “kaldera gölü”.Gölde korsan gemisi görünümündeki gemiler ile gezinti yapılıyor. Ben ise göl kenarında bir lokantada oturup, son bir defa Japon yemeklerine gezinti yapmayı tercih ediyorum.

Haki Engin
Gezgin ve Doğa Sporcusu