katil balina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
katil balina etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2009 Cumartesi

Endonezya/Bali-Mount Agung&Japonya/Tokyo-Fuji


















ENDONEZYA/BALİ-MOUNT AGUNG EKSPEDİSYONU(18.10-24.10.2010) VE
JAPONYA/FUJI-YAMA EKSPEDİSYONU(25.10-31.10.2010)


Endonezya’ya uçuş tarihimiz 18 Ekim 2009.Frankfurt üzerinden Malezya,Kuala Lumpur’a oradan da Endonezya’nın egzotik adalarından Bali Adası’na, adanın en yüksek volkanik dağı Mount Agung’a yolculuk.

Uçak biletlerini aldığımın ertesi günüydü sanırım. Tüm dünya Endonezya’dan bahsediyor!1 Eylül’de Java Adası Jakarta’ya çok yakın bir bölgede 7 şiddetinde bir deprem, akabinde de Sumatra’nın batı sahillerinde hafif bir tsunami gerçekleşiyor.2004 Aralık sonlarındaki çok şiddetli tsunami sonrası bölgede doğal felaketlerin ardı arkası kesilmemiş. Dünya’nın en görkemli, bereketli, sonsuz güzellikteki coğrafyalarından biri Endonezya.”Pacific Ring of Fire”,Pasifik Ateş Halkası içinde yer alan bölge; şiddetli depremler, tsunami ve volkanik patlamalar ile yıkılıyor, altı üstüne geliyor. Devamlı alarm söz konusu. Üzerinden çok geçmedi.30 Eylül, Sumatra’da 7.6 şiddetinde bir deprem daha; Tüm dünyaya yardım çağrıları.Kayıplar büyük.

Zamanlamam kötü, ama ben projemi ertelemeyeceğim. Belki bir ömür içinde yok olacak bu güzelliğin peşine düşeceğim.

Frankfurt’tayım. Kuala Lumpur’a giden uçaklar tamamen dolu. Jakarta’ya zar zor bilet bulabildim bir sonraki güne. Havaalanı civarında gecelemem gerek. Bali uçuşum da iptal demektir, bilet yandı. Yeni bilet ayarlamak için koşuşturuyorum havaalanında.
Jakarta-Bali uçuşunu internetten aldım.”Rahat bir soluk alabilirim artık”, derken, başka bir havayolu şirketinde bilet fiyatının üçte bir olduğunu görüyorum. Teknoloji ve hız çağı; adamı vezir de eder rezil de.”İptal ederim pahalı olanı,” deyip ucuz bileti de alıyorum. Böylece Jakarta’ya uçup buradan da Bali’ye iki farklı havayolu şirketinin aynı saatlerde kalkan uçaklarına iki ayrı bileti olan tek yolcu olarak iniyorum!(Pahalı biletin iptali mümkün olamıyor.)

21Ekim sabah 1:10 civarı nihayet Bali’deyim. 2 gündür yollardaydım. Çok yorgunum. Havaalanından otelime ulaşmak için bir taksi tutuyorum. Bali gece saatleri olmasına rağmen oldukça sıcak,30 derece civarı. Nem yoğun.Sıkı bir uyku ile kendime geldim.Sahile bir uzanıyorum.

“Dağların, doğanın aşkına yollardayım.”, diye düşünüyorum. Kâşif ruhum; dağların, bakir coğrafyaların çağrısına karşı koyamıyor, birkaç günlüğüne bile olsa bu kadar uzun, masraflı ve stresli yolculuklara girişmeme sebep oluyor.

Okyanusun dev dalgaları, tenha sahilin bir uçtan bir uca incecik bembeyaz kumsalı bana “ Selamat Datang!(Hoş geldin)”diyor. Ben de size selam getirmişem. Dev dalgaları kendine uğraş edinmiş yüzlerce sörfçü. Adanın güney sahillerinde kumun rengi beyaz, kuzey ve batısında ise siyah! Ada sahilleri, yeşil, mavi, sarı kırmızı mercan resifleri ile çevrili. Java’nın doğusunda, BaliAdası’nın başkenti Denpasar’da okyanusun dalgaları arasında yüzüyorum bir süre. Okyanus, mercan resiflerinin yanında binlerce çeşidin yaşam alanı. Dalgıçlar için tam bir cennet. Yunuslar, şahin gagalı kaplumbağalar, dev ay balığı, manta vatozu, dev müren balığı, papağan balığı, su yılanı ve “Efendim nerede kalmıştık?”, barakudalar, çekiç başlı köpekbalığı, resif köpekbalığı! Bu kadar bilgi sahibi olunca,okyanusta fazla açılamıyorum işin doğrusu. Sörfçüleri, becerilerinin yanında cesaretleri için de tebrik ederim. Zaten okyanusun tadını çıkartmak için de vaktim yok. Adanın en yüksek dağı volkanik Mount Agung’a çıkmak için 3 günüm var sadece.24 Ekim’de Japonya, Tokyo’ya, oradan da görkemli Fuji Yama’ya gideceğim.

Otelin kahvaltısını beğenmedim. Buralara gelip mısır gevrekli Amerikan kahvaltısı ile kendimi kandıramam. Etrafı dolaşayım. Okyanus kıyısındaki yerel bir lokantadaki tropik meyvelerle bezeli açık büfe kahvaltı, keyfimi yerine getiriyor. Mango, jackfruit, guava(hintarmudu),mangostan, tatlı sulu starfruit,fındık benzeri durian,parlak kırmızı püsküllü rambutan, papaya, ananas, greyfurt, muz, soursop (tarçınelması),Şefimden rica edip dilim dilim deniyorum hepsini.Oh be!

Mount Agung’a çıkmak için acenteleri dolaşıp yola koyulmam lazım bir an önce. Şehre iniyorum. MÖ 2000 yıllarından beri medeniyetlerin yaşadığı Bali’de gösterişli tapınaklar, göz alıcı renkler, ejderha figürleri, tütsü yakılan, ayinler yapılan kutsal tapınaklar, turistik seremoniler, rengârenk kıyafetleri ile gösteri yapan çocuklar, gençler. Müslüman Endonezya halkının tersine Hinduizm’e inanan azınlığın en büyük bölümü Bali’de yaşıyormuş. Tütsü yakılan bir yerde tütsü kokularını kucaklayıp dileklere bir yenisini ekliyorum. Volkanik Dağın zirvesinden buralara selam etmeliyim en geç yarın.

Halk güleç yüzlü, sempatik.Yüksek sezon olmadığı halde az da olsa dünyanın her tarafından gelen turistler var. Yerli halk ile laflıyorum havadan sudan.
Doğal afetler, geçim derdi derken, her tarafı okyanusla çevrili adanın gündeminde büyük bir sorunu daha varmış. Su sorunu! Adanın büyük bölümü coğrafi koşullar sebebiyle temiz içme suyundan mahrum. Sahile yakın akiferlerdeki kaynaklar, sadece yüzlerce turistik otele, her geçen gün eklenen bir yenisine ve bu bölge civarı yaşayan şanslı azınlığa temiz sudan yararlanma imkânı veriyor. Biraz içerilere, adanın dik yamaçlarına doğru gidildikçe durum tamamen farklı. Kasım-Şubat arasındaki yağışlar harici kuraklık hüküm sürüyor. Yağışın bol olduğu dönemlerdeki sular; yeterli baraj, doğal akışlı sulama sistemleri, su depoları vb. olmadığı için biriktirilemiyor, muhafaza edilemiyor, suya mahrum bölgelere ulaştırılamıyor, okyanusa karışıp israf oluyor. Su idaresinin başarısız olmasının yanında, hayata geçirilmeye çalışılan projeler de yetersiz.

20 yıl öncesine kadar geçim kaynağı sadece ziraat(pirinç, mısır ve kahve)ve balıkçılık iken, son dönem neredeyse tüm ağırlık turizme verilmiş. Benim Bali’de bulunduğum günlerde gündemde su krizi vardı. Turizm sektöründeki hızlı artış, yetersiz altyapı, kirlilik, ağaç kesimleri, küresel iklim değişimi gibi unsurlar, su krizinin oldukça ciddi seviyelere ulaşmasına sebep olmuş. Kirli suyun yol açtığı hastalıklar da halkın gündelik sorunlarında önemli bir yer tutuyor.

Şehir nüfusu 500.000 civarı. Trafik yoğun. Motosiklet en rağbet gören ulaşım aracı, ama etrafa yaydığı kirlilik ve gürültü de büyük. Ana caddede egzoz kokusu ve yoğun gürültü arasında dağ ekspedisyonu yapmamı sağlayacak acente bakınıyorum. Cadde üstünde bir masada oturmuş, broşürle tur pazarlayan biri, benim dağ için tur araştırdığımı öğrenince nefes aldırmıyor, anlatıyor da anlatıyor; geç saat otelden beni alırlarmış, yola koyulurmuşuz. Güven vermedi pek. Tur şirketi var mı yok mu? Belli değil. Parayı veririm, gelmez kimse. Paradan vazgeçtim, dağa gideceğim vakit heba olur. Bu riski almayayım en iyisi.

Bir taksiye atlıyorum. Düşüneyim bakayım. Nasıl bir yol bulabilirim? Taksi şoförüne, beni dağa en yakın köye ulaştırmasını söylüyorum. Geç bir saat aslında. Saat akşamüzeri 4 civarı. Köyde günün her saati ulaşabileceğim bir tur acentesi olduğunu, merak etmememi, yardım edeceğini söylüyor şoför.

Otelden eşyalarımı toplayıp bir saat sonra Agung yolunu tutuyoruz; Hindu inanışına göre mitolojik Meru Dağı’nın yeryüzündeki eşine, evrenin ekseninin merkezine. Yemyeşil pirinç, kahve tarlalarından geçiyoruz. Yol üzerinde şoförün akrabasının tarlasından birkaç tropik meyveyi parasıyla toplamayı da ihmal etmiyoruz. Yol gittikçe daralıyor, oldukça bozuk, dik ve engebeli. Hava kararırken Banjar Besakih Kawan köyüne varıyoruz.

Şoför, civarda kolaylıkla rehber bulabileceğimi, yarın sözleştiğimiz gibi beni Bali’ye götürmek için burada olacağını söyleyerek gidiyor. Bana rehber bulmak için yardım etmeyecek miydi? Etrafı dolaşıyorum. Bir tabela asılı ofise giriyorum. Genç bir kız, dağ organizasyonu yaptıklarını söyleyerek bilgi veriyor. Mount Agung’a batı ve güney yönünden çıkılabiliyormuş. Güneydeki Pura Pasar Agung rotası,Tapınakdan başlıyormuş ve üç-dört saatlik bir tırmanış sonrası zirvenin 100 metre altında aktif kratere yakın bir noktada son buluyormuş.
Bugün bu rotadan çıkmanız mümkün değil. Pura Pasar Tapınağında tören var, kapalı.”Sizi otele yerleştirelim, yarın rehberle çıkarsınız”, diyor genç kız.
”Diğer rota nasıl? Bugün zirve gerçekleştiremez miyim?”
”Batı rotası oldukça uzun ,ama zirveye ulaştırıyor” diyor kız.
“İyi ya işte! Ben dağcıyım. Rehber İngilizce bilsin de. Siz beni kaçta aldırırsınız? Bir de unutmadan vejetaryenim. Aman kumanyamı sadece meyve, patates, biraz yemişle hazırlayın!”,diyorum.
Ayağımda yürüyüş ayakkabısı, altımda şort. Alın fenerimi, pançomu alırım her ihtimale karşı. Su da aldım mı tamamdır.

Kızın verdiği fiyat, şehir merkezindeki acentelerden, şehirden ulaşım dâhil, aldığım fiyatların iki katı! Nasıl olur? Tam tersi olması gerekirdi. Rehbersiz de çıkamam ki gece zifiri karanlık. Yapılacak bir şey yok. Mecburen kabul ediyorum, ama çok kızdım bu işe. Benden alınan para, burada bir kişinin en az üç ay rahat geçinmesini sağlar, biliyorum. Buralarda herkes soyguncu!

Otel diye, küçük bir pansiyona gönderdiler. Sırt çantamı odaya çıkarmamın üstünden iki-üç saat geçmemişti ki rehber geldi. Hiç dinlenemedim. Otel parasını da boş yere almışlar.”Başka bir ülkedeyim. Artık koşullar ne gerektiriyorsa uymaktan başka çıkar yol yok.”, diyerek kendimi yatıştırmaya çalışıyorum. Rehber kumanyamı veriyor araca binerken;2-3 paket bisküvi. Ne desem bilmem ki?
”Meyve kaç kuruş tutardı? Tek tek söylemiştim istediklerimi.”Ok,ok! “deyip geçiştirdiniz. Yemem kaldır şunları gözümün önümden”, diyorum rehbere kızgınlıkla.“Dağa konsantre ol oğlum Haki. Kızgınlığını unut gitsin. Kalan her şey önemsiz, küçük detaylar sadece.”

Araç ile döne döne, bozuk yol üzerinden gidiyoruz. Konuşmak gelmiyor içimden. Yanımda 3lt su harici hiçbir yiyecek içecek malzemesi yok. “Gidelim görelim.”, diyorum.

Bir saatlik yolculuk sonrası deniz seviyesinden yükselerek 1.100m.deki Besakih Temple(Tapınak)’a varıyoruz. M.S. 1000 yılında kurulmuş tapınak. Dünya üzerindeki ,hangi kasttan olursa olsun, her Hindu’nun ibadet edebileceği tek tapınakmış. Mt.Agung’da en son 1963’taki volkanik patlamada yüzlerce köy,binlerce insan lavların altında kalırken,Bali’nin resmi tapınağı Besakih Temple ‘ın ana tapınağa bir şey olmamış.Bali halkı bunun tanrıların mucizesi olduğuna inanıyormuş. Zifiri karanlıkta hiçbir şey görünmüyor ki.

Alın fenerlerimizi taktık. Tapınağın içindeki dik merdivenlerden Agung Dağı’na tırmanış için cangıla gece tam 11.00’de başlıyoruz. Hava,meltemli bir yaz akşamı gibi.Gökyüzü pırıl pırıl.Yıldızlar ve ayın ışıldattığı gecede,tropikal orman içindeki patikaya girince keyfim yerine geliyor.İçim kıpır kıpır.Heyecanlıyım.Oldukça hızlı bir tempoda tırmanışa başladık doğanın sessizliğini dinleyerek.Yaklaşık bir saat sonra rehber işaret ediyor.İki büklüm;eli midesinde.Midesi ağrıyormuş,biraz dinlenmek istiyor.İlk yardım çantamdan bir ağrı kesici veriyorum.Devam ediyoruz.Işıl ışıl yanan Hindu tapınakları altımızda kaldı.Dönüşte görürüm artık.Cangılın içinde,yağmur ve volkanik küller sebebiyle çok kaygan olan patika üzerinden kaya düşe tırmanıyoruz.Dizlerimiz kan revan içinde kaldı.Bu rota dikleşmeye başladı.Otların demetlerine,dallara tutunarak yukarı tırmanmaya çalışıyoruz.Rehberin midesi sık sık küçük molalar vermemize sebep oluyor.Orman içinde verdiğimiz molalardan birinde arkamızdan gelen bir ışık görüyorum.Kısa bir süre sonra bir ABD’li çift ve iki rehberi(tek rehber niye yetmemiş ki?) bize yetişiyor.Adamın altında benimki gibi kısa bir şort var.Kondisyonu iyi görünüyor ,ama eşi için aynı şeyi söylemek mümkün değil.Kadıncağızın ayağında sadece şehirde giyilebilecek bir spor ayakkabısı.Dizleri yara bere içinde,kanıyor.Birçok kez düşmüş buraya gelene kadar.

“Bu ayakkabı sabun gibi kaydırır, rota çok dik, yağmur, çamur, cangıl çok zor. Çıkamazsınız. Devam etmeyin en iyisi!”diye telkinde bulunuyorum. Eşini gösteriyor. Eşi zirve yapmayı çok istiyormuş. Oysa adam pek ilgilenmiyor kadının çaresizliğiyle. Bizim önümüzden geçip ormanın içinde gözden kayboluyor.Ne garip! Yapabileceğimiz bir şey yok. “Kadın kendi karar versin ne yapacağına.Ama bu halde geri dönmesi bile çok zor.”, diye düşünüyorum.

Ben ve midesi fena haldeki rehberim, biz de tırmanışa devam ediyoruz. 2600m.de ormanlık alan bitti. Gün ağarmaya yakın. Rota yaklaşık 55 derece dik açıyla devam ediyor. Her iki tarafı derin uçurum olan çok ince ve dik sırt hattından tırmanışa devam ediyoruz. Volkanik patlama ile lavların havayla temas edip hızlı soğuması ile oluşan bazalt, andezit cinsi püskürük taşlar, ayaklarımızın altından cüruf gibi kayıyor. Volkanik bir dağ; üstelik bu rota gerçekten zor! Sert rüzgâr çıktı. Tempomuzu yavaşlatıyoruz.3-4 kişi daha, bize yakın tırmanıyorlar rehberleriyle.
Zirveye ulaştığımızda saat sabah 5.50; zirveye varmamız 7 saat sürmüş. Muhteşem dağ üzerinden güneşin doğuşunu da yakalayabildik. Tarif edilemez bir sevinç ve mutluluk içindeyim. Zirvede iki kişi var. Bir kaç dakika aralıklarla diğerleri de ulaşıyor. Toplam 7 kişi zirvede birbirimizi kutluyoruz. Zirvede de rüzgâr çok sert esiyor. Polar eldivenimi giyiyorum da, altımda şort; donuyorum! Çabucak polar altlığımı da giyiyorum.

ABD’li çiftten koca zirvede, ama eşi görünmüyor civarda. Haber geliyor az biraz sonra kadının rehberiyle. Çok fena düşmüş; iki dizi de kırılmış! Çok kötü bir durum! Ama belliydi böyle olacağı. Adam da ne kadar duyarsız davrandı. İnsan koruyup kollamaz mı eşini?

Gün doğuşunu, muhteşem dağın güzelliğiyle görüntülüyorum. Tarifi mümkün değil; volkanik dağın zirvesi güneşi kucaklıyor! Geçen seferki gibi kamera ve fotoğraf makinemi unutmadım. Daha dönüşümüz var. Dizlerimde de derman kalmadı.






Zirvedeki soğuk,30-35 dakika kalmamıza müsaade ediyor. Ormanlık bölümün başladığı yerde siyah kayaların üzerinde gri beyaz bir canlı dikkatimi çekiyor.”Bu ne acaba?” İri bir erkek maymun olduğunu görüyorum biraz yakınına gidince. Maymun familyasının vahşi lideri insanlara alışık. Buradan gelip geçen dağcıların verdiklerini, uzun yıllardan beri ailesine taşımayı alışkanlık edinmiş. Haraç kesen azılı bir kabadayı gibi bakıyor bize. Benim yemediğim bisküvileri, daha çantadan çıkarırken büyük bir hamleyle atlayıp elimden alıyor ve hızla gözden kayboluyor. Doğanın dengesini bozduk tüh! Kolesterole, şekere dikkat et maymun dostum. En azından kameramı, fotoğraf makinemi gasp etmedin!

İniş rotamız, son 3 yıldır hiç kullanılmayan bir rota. Geçen sene 3 yabancı hayatını kaybetmiş. Bu yüzden bu rotada çok az kullanılıyormuş. Seyahat acenteleri diğer rotadan çıkış yaptırıyormuş, bu rota yasakmış. Rehberim mide ağrısından dolayı çabuk dönmek istediğini söyleyerek bu yasak rotayı önerdi bana. Ben de kabul ettim.

Dik kayalık, uçurum üzeri sırttan inişe başlıyoruz. Saatimiz 6.25’i gösteriyor. Cangıl ağaçlarla,dallarla kaplanmış. Rehber ağaç dallarını keserek, otları açarak kendimize geçecek kadar bir yer yaratmaya çalışıyor. Ben de yardım ediyorum. Rehber de ben de, sık sık düşüyoruz. Dizlerimizde derman kalmadı. Ne zaman biter bu ızdırap! Dev otların, dalların üstüne adım attığımızda ayaklarımız boşlukta kalıyor; toprağın tabanı yok, altı boş çünkü. Çok dik iniş yolunda, hızla metrelerce sürükleniyor, düşmeye devam ediyoruz. Dallara tutunarak durmaya çalışıyoruz. “Düşüşlerden en az yara bere ile nasıl çıkarım?”a konsantre olmaya başlıyorum bir süre sonra. Ellerim dizlerim yara bere içinde. Bu rotayı kesinlikle kimseye tavsiye etmem!


Saat 11.00 civarı olmuş. Yaklaşık dört buçuk saatlik zorlu bir iniş sonrası, şükürler olsun ki tek parça olarak, köye ulaştık. Ayaklarıma kan oturdu. Dizlerimi sürüye sürüye ilerleyebiliyorum artık.

Köyün bu yakasında, geniş hasır şapkalarıyla kadınlı erkekli köylüler, hummalı bir şekilde çalışıyor. Ama tarlada değil, inşaatta; Hepsi inşaat işçisi. Yağmur sularını biriktirmek için yapılan su havzalarında çalışmak çok yaygın bir iş kolu haline gelmiş. Bizi gören köylüler işlerini bırakıp bizimle ilgileniyor.

Rehber, elini yüzünü yıkayıp üstünü değiştirmek için yakınlardaki evine gidiyor. Ben de son gücümle on beş dakika daha yürüyüp köy bakkalına ulaşıyorum. Hiçbir şey yemedim dün akşamdan beri. Çok zor bir zirveydi üstelik. Üç-dört tane mango soydurup midemi ödüllendiriyorum normal hayata ilk adım için.

Vakit kaybetmeden beni bekleyen taksiye atlayıp şehre dönüyorum. Otelime yerleşip uyuyorum kemiklerim iyice dinlenene kadar. Bali’deki son günümde sahilde dolaşıyorum, insanlarla sohbet ediyorum, lezzetli yemeklerinden yiyorum. Ciddi riskler aldım, ama en az zararla ve sağlıkla hedefime ulaştım çok şükür. Yol göründü Haki! Şimdiki güzergâhımız Japonya.

Gezi serüvenimizin ikinci bacağı;
Uzun bir yolculuk bekliyor beni gene. Ülkeler, havaalanları arasında koşuşturmaya devam. Naçizane ömrümüze sığdırabileceğimiz ne varsa geç olmadan, gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

24 Ekim’de Endonezya’ya veda ediyorum. Bali’den Kuala Lumpur’a oradan da Air Malasia ile Tokyo’ya varışım 25 Ekim sabah saatlerini buluyor. Otobüs ile şehir merkezine ulaşıp otelime yerleşiyorum.

Hava kapalı. Tahmini 20 derece. Otele yerleştikten sonra çıkıyorum hemen. Çok temiz ve düzenli bir şehir olduğu ilk görüşte anlaşılıyor. Caddede birbirinden ilginç mağazalar, özellikle elektronik mağazalarının albenisine karşı koymak imkânsız. Benim hedefim Fuji Yama ve doğanın içinde olabileceğim yerler. Dikkatin dağılmasın Haki!

Ne yiyebilirim civarda? Geleneksel Japon Mutfağı, benim gibilere çok zengin seçenekler sunuyor. Suşiler, çorbalar, körili, acılı soslar... Tadalım bakalım. Biraz da güç toplayalım. Dağ beni çok yormuş.

Caddelerde birkaç saat dolaşıyorum. Şehir içindeki modern otobüslerden bir-ikisine binip iniyorum, bu şekilde bir yandan dinlenirken etrafı da görebileyim. Tokyo şehri aylarca gezilse bitirilecek bir şehir değil. New York gibi dünyanın sayılı megapollerinden. Şehri anlamak, tanımak için en geçerli yol havadan ya da limanlarından bakmak. Sınırlı vakitte en iyisi ben limana ineyim. Daha sonra da Fuji-Yama civarına nasıl gideceğimi araştıracağım.


Şehir merkezindeki bir tapınağı dolaşırken şans eseri bir düğün alayına rastlıyorum Tanrıların onayını almak için geldikleri kutsal mekânda birbirinden ilginç geleneksel kıyafetleriyle küçük bir tören yapıyorlar. Kız tarafından da oğlan tarafından da tanıdığım kimse yok ama, aile albümü fotoğraflarından birkaç fotoğraf benim albümüme de giriyor.

Daha sonra metroyla Tokyo Limanı’na gidiyorum. Sağanak yağmur altında dolaşan tek yabancı benim. Limanın karşısında çok büyük bir ada var. Odaiba Adası’na “Rainbow Bridge(Köprüye solar aydınlatma sistemi ile takılmış kırmızı, yeşil ve beyaz lambalar, hava kararınca gökkuşağı renklerini yansıtıyor.) üzerinden metro ile geçiyorum. Ada yapay bir adaymış! İçinde birçok alışveriş merkezi, turistik yer var.

Ada’nın bir yanından Tokyo limanına uzanan Sumida Nehri üzerindeki birbirinden farklı mimariler ile belli aralıklarla dizilmiş 16 köprü, anakaraya bağlanıyor. Limanda birbirinden ilginç, tasarım harikası gemiler ile nehir boyunca köprülerin altında gezinti yapmak da mümkün. Ben de çok ilginç bulduğum(dünyada tekmiş),uzaygemisi görünümündeki “Himiko” adlı deniz otobüsü ile gezinti için bilet alıyorum kredi kartıyla. Nakit taşımak yerine kredi kartı, her yerde cırt cırt geçiyor. Ama elbette ki Antalya’ya döndüğümde hesaplaşacak benimle. Neyse sonra düşünürüz bunları. Böyle yağmurlu bir havada topu topu 3 kişiyiz deniz otobüsünde. Himiko, Japonya’da uzun yıllardır çok sevilen bir animasyon filmi ve filmdeki aynı isimli uzaygemisi imiş. Bir saat süren gezinti boyunca, gözyaşı şeklinde tasarlanmış bu fütürist geminin üç boyutlu pencerelerinden old Edo/new Tokyo(tarihi Edo; günümüzdeki adıyla modern şehir Tokyo)’nun 360 derecelik panoramasının tadını çıkarıyorum. Hava erken kararıyor artık. Gün kararırken, Japon mutfağından seçtiğim hafif ama doyurucu yiyeceklerden sonra uyumaya çekiliyorum.

Tokyo’daki ikinci günümde erkenden Meiji Jingu Tapınağına gidiyorum. Shinto inancına göre oluşturulmuş tapınak, Japon hayatının köklerini anlatıyor. Bu inançta dinin kurucusu, kutsal kitap, ruhban sınıf ve benzeri kavramlar yokmuş. Aksine doğa ile uyumlu yaşamak,”Magokoro”(samimiyet, içtenlik, açık yüreklilik) gibi değerler üzerine kurulmuş bir inanç sistemi. İmparator Meiji ve İmparatoriçe Shoken anısına 1920’lerde inananlar tarafından yüz bin ağaç bölgeye dikilmiş. Sonsuz olması planlanan orman; üzerinden 90 yıl geçmeden büyüyerek ,nesli tükenmekte olan bitki ve hayvanlar ,mabet ağaçları(gingko trees) ile doğal bir ormandan farksız hale gelmiş.Tapınağı çevreleyen Meiji Jingu bahçeleri de her mevsime özgü çiçekleri ile gerçekten insana taze enerji veriyor.

Üçüncü gün Fuji-Yama’ya doğru yola çıkıyorum, Ünlü bir Japon deyişi ”Fuji Dağı’na hayatında bir kere çıkmayan aptaldır, dağa çıkan ise iki kere aptaldır.”,demiş. Biz de bu onura nail olalım, Japonya’daki kutsal üç volkanik dağdan 3776 metredeki en yükseğine çıkalım.

Tokyo’dan 2,5 saat süren otobüs yolculuğu sonunda dağa en yakın Fujikyu’ da iniyorum. Japonya’nın sembolü haline gelmiş dağ, şansıma bulutsuz havada çok iyi görüntüler almamı sağlıyor. Japon yetkilileri ise, şansımı zorlamamam gerektiği konusunda ısrar ediyorlar. “Neden?”, diye soracak olursanız Fuji Dağı’nın resmi tırmanma sezonu; sadece Temmuz ve Ağustos ayları. Bu tarihlerden başka zamanlarda her yer kapalı. Yeme-içme ya da kalmak için açık bir yer bulmanın imkânı yok. Rehber yok. Dağın konumu, topoğrafik yapısı, yüksek irtifadaki şiddetli rüzgâr, buzlanma gibi etmenler, kurallardan tavize imkân vermiyor. Kısacası “No Way!”(Asla!)

Çok üzgünüm.Dağ çıkışını başka bir sefere ertelemekten başka çarem yok, ama bölgede yapılabilecek alternatif de çok. Ben de Mt.Fuji’nin beş kardeşi,Fuji Five Lakes’ e gidiyorum. Göller, Yamanashi ilinde, Fuji Dağı’nın kuzey eteklerinden başlayarak tam bir yay görünümünde dizilmişler. Yürüyüş için Lake Yamanaka’yı seçiyorum. Japonya’da burası “Kuğu Gölü” olarak biliniyormuş, çünkü tüm yıl boyunca kuşlara, özellikle kuğulara ev sahipliği yapıyor. Gölün etrafında 3-4 saat yürüyüş yapıyorum. Kuğular, gün batımına yakın güneşin kızıllığı içinde Fuji-Yama’yı arkalarına almışlar; görsel bir şölen sunuyorlar. Gölde ulaşımı sağlayan kuğu şeklindeki feribotlar da çok estetik. Günbatımında, bir açıp bir kapayan bulutlu havada, Fuji Dağı’nın panoramik fotoğraflarını çekmeye çalışan fotoğrafçılara “Konnichi wa!(Merhaba!)”diyerek, ben de yerimi alıyorum.

Dördüncü gün; Japonya’yı doğada keşfetmeye devam. Tokyo’ya bir saat mesafede Hachioji şehrindeki 599metre yükseklikteki Mt.Takao, beni buyur ediyor. Karadeniz’deyim sanki. Dağın bulunduğu bölge; Japonya subtropikal ve ılıman kuşak ormanlarını kapsayan, doğal vejetasyon ve yaban hayatının binlercesinin bulunduğu bir cennet. Girişteki ofisten bir harita kapıyorum.Maalesef harita Japonca. Görevliye “Ohayoo gozaimasu! (Günayydınn!)”, selamı çaktıktan sonra biraz bilgi vermesini istiyorum. Japonca anlatmaya başlıyor, heyecanlı heyecanlı. Zor müdahale ediyorum bildiğim üçüncü ve son Japonca cümleyle;”Watashi wa Toruko-jin desu(Ben Türk'üm).”Gülüşerek anlaşıyoruz nihayet.

Çok erken saatte geldim buraya. Üstelik hafta içi,ama birkaç değil yüzlerce insan yürüyüş yapıyor!Seçtiğim patika;sık bitki örtüsü içinde akçaağaçlar ve çok sevdiğim,yüzlerce yıllık anıt sedir ağaçlarıyla devam ediyor.Şelale yanından geçiyorum.Doğa enfes. Zirvede hava açık olduğu için Fuji Dağı çok net görülüyor.Toplam dört saat yürüdüm.”Dağa çıkamadım ama Japonya’da doğada olmayı başarabildim. Aferin!”,diye tebrik ediyorum kendimi.

Beşinci gün; Japonya’daki son günümde Tokyo’ya bir buçuk saat mesafede kaplıcaları dünyaca ünlü olan Hakone’ye gidiyorum. Gezime, Ōwakudani(Kaynayan Büyük Vadi)den başladım. Hakone kaplıcalarının bulunduğu bölgede sülfür gazları yoğun bir şekilde havaya karışarak buharlaşıyor. Hakone Dağı’nın en son 3000 yıl önce meydana gelen volkanik püskürmesinin devam eden küçük bir animasyonu sanki; eşsiz bir seyir imkânı veriyor. Burada ayrıca, sülfürlü kaplıca sularına yüzlerce yumurta bırakılıp kaynatılıyor ve daha sonra satılıyor. Sülfürlü suya giren yumurtanın rengi, bir-iki dakika içinde siyaha dönüşüyor ve sülfür kokuyor. Bir de rivayet var yumurta ile ilgili; pişen her bir yumurtayı yemenin insan ömrünü 7 yıl uzattığına dair. Elbette yumurta yemeyi de abartmamak lazım.7 ve katları hesabı yaparken, aşırısı ömrü de sonlandırabilir buracıkta. Denemekten vazgeçiyorum.

Bir süre yürüyüş yapıp modern Hakone Ropeway(teleferik)’e biniyorum.20 dakika sonra Lake Ashi’ye indim. Enfes bir panorama. Göl, Hakone Dağı’nın 3000 yıl önceki son volkanik püskürmesinde oluşan çok büyük bir çöküntünün tamamen su ile dolması ile oluşmuş bir “kaldera gölü”.Gölde korsan gemisi görünümündeki gemiler ile gezinti yapılıyor. Ben ise göl kenarında bir lokantada oturup, son bir defa Japon yemeklerine gezinti yapmayı tercih ediyorum.

Haki Engin
Gezgin ve Doğa Sporcusu

21 Ağustos 2009 Cuma

Avustralya ikinci bölüm
















Avustralya 20-29 Ağustos 2008

Gezimizin ikinci bölümü;
20.08.2008:Sabah 9 gibi yaptığımız enfes Türk kahvaltısı sonrası, şehir danışma merkezine(otel sahibesinin dışında şehirde gördüğümüz tek insan)gidiyoruz. Ofisteki tüm broşürleri toplarken, görevliye yolumuz üstünde görülebilecek milli,bölgesel ya da eyalet parklarını soruyoruz.Gece gördüğümüz kangurular bizi heyecanlandırdı.Doğal ortamlarında wombat,kanguru,koala,bir de timsah görebilirsek, Avustralya topraklarının hakkını vermiş olacağız.Sempatik görevli tarif etmek için elinden geleni yapmaya çalışırken bir yandan da kibar bir şekilde broşürlerin tanesinin 3$ olduğunu söylemeye çalışıyor.Biz de bırakırız canım,sen üzülme.
Murray 1 Elektrik Santralı bölgedeki gölet,su aktivitelerinin(balık,tekne,rafting) yapıldığı görülecek noktalardan.Dün akşam önünden geçtik.Yol üzerinde Olsen’s lookout (manzara)a gitmemizi tavsiye ediyor görevli.20 km.Alpine Way yolundan gidiyoruz.Yolda bir wombat ölüsüne rastladık.Manzara bir tepeye çıkıyor; üstünden tarlalar ile okaliptüs ağaç rezervinin bulunduğu orman seyredilebiliyor.İyi de biz bunun için mi yolumuzdan saptık?
Yakın civarda ilk göç döneminde yapılan tarihi bir demiryolu köprüsü ikinci durağımız. Ormanlık bölge,kamp ve piknik alanı ile yürüyüş yolunu çıkarıyor karşımıza.Tarihi köprüleri nasılmış?Hem biraz yürüyelim.Ayaklarımız açılsın.Yemeğimizi saat 14:30 civarı Violet Town adlı şirin bir kasabada aldık. Okyanus balığı ızgara istedik ama kızarmış geldi.Biraz önce fırından aldığımız ekmekle unda kızarmış taraflarını sıyırarak afiyetle yiyoruz.Kaç kalori aldık?
Bölgesel park Mount Black flora rezervine daldık iki saatlik yolculuk sonunda.Hume Otobanından çıktık.Hava kararmadan yabanıl hayvanları doğal ortamlarında görebilecek miyiz?Kış sebebiyle 17:30 gibi hava kararıyor.Melbourne’a 130 km. mesafede.Arabanın girebileceği her noktaya dalıyoruz.Hava kararmadan şans bize güldü.Bir kaç iri gri kanguru görüntüleyebildik.
Saatlerimiz 20:00.Melbourne 50 km uzakta ama gündüz gibi aydınlatılmış şehir ışıkları ile kendini belli ediyor. Şehre girmeden önce bir bölgesel park levhası gördük. Hadi gene dalalım.Patika yollardan çiftlik evleri önünden geçiyoruz.Çeşitli botanik ağaçlar koruma ve plantasyon bölgesi ”Herhangi bir bitki almak, izinsiz kimyasal taşımak yasaktır”, yazısı.Aman bizi yanlış anlamayın!Biz doğa severiz.Tek alacağımız anılar olacak buradan.Dönelim dikkatle.Yol da çok büyük bir çukura girdi.Dikkat!Hava zifiri karanlık.Aaa !Koskocoman bir wombat çıktı yan tarladan .Peşinden yuvasına kadar takip ediyoruz.Çiftlik önlerinde yuva kurmuşlar.Onlar da medeniyet ve rahat yaşam özleminde demek ki.
Önceden yer ayırttığımız Spencer Hostel’in kapısını, rehberimiz GPS ile, elimizle koymuş gibi bulduk. Saat 22:00 olmuş. Resepsiyonda kimse yok gene!”Acil durumlarda şu telefondan bize ulaşın.”, notu sadece. Neyse, bize oda anahtarını verecek bir hayırsever Hintli kardeşi bulduk.Oda oldukça vasat .Yarın erkenden yola devam.

21.08.2008:Hostel ortak yemek salonundaki kahvaltımız, Melbourn’a tepeden bakamıyor. Manzaramız bizden yüksek bina duvarları ve taraçaları.
Gök yarılmış. Geceden beri yağmur aralıksız devam ediyor. Resepsiyon görev başında.“Şanssız bir gün şehri gezmek için” diyor. Şehri merak eden kim? Bizim bir an önce şehirden çıkmamız gerek.Hem arabamız 4X4 çekmese de dağ,orman,patika bizim her isteğimizi çekti.Koala görmemiz lazım artık!Yağmurda ziyaret etmek istesek,müsaitler midir acaba?
Phillip Island’a gitmeye karar veriyoruz.Melbourne’a 30km.deymiş feribotla. Penguin Parade,Koala Conservation Reserve de adanın bölümleri.Okyanusla ilk randevumuz olacak.
Şehir Merkezindeki Collins Street’ten üçüncü turlayışımızda, dev binalar ve yol sarmalından kurtularak otobana çıkmayı başardık. Söyleyin ablalar,ağabeyler Phillip Island nerededir yahu?
Ya !Bu adaydı di mi?Araba da yüzmez ki.Cranbourne şehri üzerinden Gippsland Highway, bizi iki buçuk saat sonra ulaştırabiliyor adaya, küçük bir köprü bağlantısıyla.Okyanusun dev dalgaları ,geniş kumsallar,kayalar…
Koala koruma bölgesinden geçtik.”Dönüşte uğrarız.”, diye. Önce adanın en ucuna gidelim. Penguenleri,fok balıklarını göremedik ama “Burada yaşarlar”yazısını görüntüleyebildik.Sahil boyu tepede uzanan köprünün birkaç köşesinde fotoğraf daha.Bu dalgalar kaç metre yükseğe çıkar?Hava oldukça soğuk.Tazmanya adası karşımızdaymış.Gördüğümüz de Tazmanya Denizi.Danışma merkezine okullar öğrenciler getirmiş.Bölgeyi tanıtıcı eğitim olacak.Bizim içinse yola devam.
Lakes Entrance hedefimiz.Okyanus kıyısından geze geze gideriz akşama kadar.Yağmur yatıştı biraz.Leongatha şehri üzerinden Berrys Deresi ve kolları, yol boyunca eşlik ediyor. Morwel şehri üzerinden, seyahatimizin kalan günlerinde hep takipçisi olacağımız Princess Highway ile ilk buluşmamız.Otobandan çok orman yangın yolu kıvamında.
Sadece okaliptus ağaçları ve tarlalar.Dalalım bir ormanlık yola gene.Yolda bizden başka araba izi yok.Aracımıza tekrar bindiğimizde bir motosiklet geçiyor yanımızdan. Yardıma ihtiyacımız var mıymış? “Thanks a lot “ve no worries diyaloğu (“endişelenmeyin” anlamında değilmiş, “bir şey değil”, demekmiş Avustralyancada!) Yola devam. Anayola bağlanırken limon ve portakal ağacının bulunduğu bahçeden komşu hakkı,göz hakkı aldık iki portakal.
Tarlalarda lamalar görüyoruz. Bir de “airfield”tabelaları,tarlaların yanında.Bu hava tarlalarına da uçak,planör ve helikopter ekmiş fakir Avustralya çiftçileri.Para çok anlaşılan(!)
Hava karardı.Bairnsdale ile Lakes Entrance arasında biryerlerde kalalım artık.Lake Victoria okyanustan içeriye lagün oluşturmuş bu bölgede.Karavan motel,prefabrik ve çok modern.70$dan 50$a indirmeyi başardık,sezonu değil madem.

22.08.2008:Sabah mükemmel bir Türk kahvaltısı.Aldi marketlerinde zeytin,peynir, ekmek,çay,armut,elma,domates,havuç en iyisinden.Türkiye’den çok daha uygun fiyatla üstelik.
Okyanus kıyısındaki şehirler,genelde dere ve nehir kollarının üzerinde küçük köprüler ile devam ediyor.Yanı başlarındaki göl ve lagünlerdeki doğal parklar bir çok canlıyı besliyor. Bairnsdale sahilinde lagün içinde Mitchell River National Park’tayız sabah 10 gibi.Enfes kumsal ve bodur ağaçlar,yağmur ormanları ,kaya ve mağaralar...
Hava sert rüzgarlı, ölüyü diriltir neredeyse.Okyanusun kışı da çok yağmurlu.Yağmur ormanlarının adından mı nedir?Yağmur başladı gene.Araba aç kollarını!Bize çadır ol.Gelsin Amasya elmaları,gitsin deveci armutları,sizin de hatırınızı soralım Finike portakalları, nar domatesler,şeker sulu havuçlar.10 sene önce Türkiye’de gerçek tadıyla yiyebildiğimiz meyve,sebzeyi yemek Avustralya yollarında kısmetmiş.
Lakes Entrance şehri kenarındaki Ninety Mile Beach’te Gippsland Lake ile Güney Okyanusunun birleştiği yerden küçük köprüler üzerinden geçtik.
Bizim meşhur “Princess Highway” orman yolu, bizi okyanus kenarından Mallacoota’ya ulaştıracak 3 saat sonra.
En bereketli toprakların national parklar olduğuna kanaat getirdik. GPS, GPS sorarım sana, var mı başka national park bu yakınlarda?Elbette,siz isteyin yeter ki…
Saatlerimiz 13:20.Croajingolong National Park’a sürdük atımızı, pardon arabamızı. Adından belli Aborjinlerin Viktorya eyaletindeki geleneksel ülkelerindenmiş. Yol tek yön.Yağmur arabayı savuruyor.Tahta köprü bizi de çeker mi?Bir bakıp dönecektik.Az gittik uz gittik park içinde yolun bittiği yere ulaştık elbette. Thurra River Campground yolun sonu da mevsim uygun değil kamp yapmak için.52 çeşit memeli, martı,kartal,şahin,atmaca,papağan,fok bulunuyor parkta.Biz şahin görebildik en azından.Bitki örtüsü,ılık yağmur ormanları ,fundalık ve çalılık.
Yemeği hak etti kaşifler.Mallacoota şehrinde, koy kıyısında önce arabanın midesini dolduruyoruz.Sonra Tai yemeği yapan bir kafede vejeteryan yer fıstıklı noodle siparişi veriyoruz.Pek taze değil galiba.Yemek pişedursun başka bir şeyler bulabilir miyiz yiyecek.Her yer kapalı.Köşede küçük bir takeaway çin lokantası.Peki sizin tavukları da biraz gıdıklayalım.Bol marullu noodle çorbaları da portföyümüze kattıktan sonra, yağmur,fırtına demedik.Nadgee State Forest içinden geçen yoldan ulaştık Safir Sahillerindeki “Cennet” şehrine.Nasıl diyor siz Fransızlar “Eden”miydi cennetin adı?”Katil Balina” müzesinin yanında, Okyanus manzaralı bir motel.Dev dalgalar eşlik edecek rüyalarımıza.Bir kaç iltifat ve sevimli bir pazarlık sonucu 70$dan 55$’a indirdik geceliğini otelin.Yeni fırından çıkmış tarçınlı Alman kurabiyesi, ikramımız iltifat karşılığı.İncir,fıstık,elma dolu hediye poşeti de kapı koluna asılmış .
“Avustralya’da gece safarileri pek bir hoş olur”,dedik. Ben Boyd National Park 11 km mesafede. Hiç durur muyuz! Şehirdeki Bi-La marketten, alın fenerlerimize yedek pil aldık.Bir de büyük ekmek bıçağı.”Gece vakti.Dost var.Düşman var.”, diyerek çıktık gece safarisine.11km.GPS’in azizliği sebebiyle ters yöne gidince biraz uzadı.Mount Imlay National Parkının girişinde, keseli gruptan bir küçük hayvan bizi beklemekte.Saat 20 civarı şehre yakın Ben Boyd National Parkta ormanlık bölgenin sahil kenarındaki en uç noktasındayız.Birkaç valabi denen bu bölgeye özgü küçük kanguru geçti yanımızdan.Yaşasın!Görüntü almayı da başardık.Birkaç tur daha attıktan sonra motele dönüyoruz.Market kapanmadan aldığımız ekmek bıçağını da iade ettik.”Almaktan vazgeçtik.”, diyerek.Kullanmamıza gerek kalmadı çok şükür.Hayat ne keyifli!Dolce Vita, Mama Mia!

23.08.2008: Kuşsütü yok kahvaltımızda ama avakado,brezilya fıstığı,ceviz iyi gitti bizim yunan keçi peyniri ve zeytinin yanında.Üzümlü kızarmış ekmek de afiyetle indi midelere.Yağmur dindi gibi.Eden şehri safir sahillerini, bir de gün ışığında görelim.Okyanus kumları bir başka.Broadwater State Forest içinden Pambula şehrine ulaştık.Tahta köprüler.Okyanus lagün olmuş Pambula Lake adıyla.
Bir sonraki şehir 20 dakika mesafedeki Merimbula. Falez kıyısında dev dalgalar ve geniş safir sahilleri ve okyanusun içerilere girdiği Merimbula Lake ile çok güzel bir şehir. Çok uzun ağaçlar görüyoruz. Sulak topraklar ne de olsa!Merimbula’dan Tathra şehrine, Bournda National Park içindeki ormanlık yoldan gidiyoruz. Dev termit karınca yuvaları ilgimizi çekti.
Birbirine çok yakın safir sahillerinden Bega’ya 20 km.de Mimosa Rocks National Park’tayız şimdi. Park; okaliptus ormanları ve fundalıklar ile sahil bölümünde Nelson lagünü ve Nelson deresi üzerinde su kuşları ile göçmen kuşlara habitat sağlayan 25.000 yıllık bir aborjin bölgesi.
Narooma sahil kentinde küçük bir ihtiyaç molası. Şehirden 1 saat yolculuk sonunda Eurubodalla National Park üzerinden Deua National Park’a geçtik.Deua River ve dev eğrelti otları ile muhteşem bir doğa.Kamp yapılan Bakers Flat bölgesinde barbekü yapılması için hazırlanmış ateş sıçramasını engelleyen mangal, ne iyi düşünülmüş!Ormanda bir-iki saat geziniyoruz.
Saat 14:40 gibi Batemans Bay’dayız.Okyanus,lagün,dere ve göller.Yatlar oldukça modern.Balina izleme turları hafta sonu başlıyormuş. Bir hafta erken gelmişiz maalesef. Balıkçılıkla uğraşan ve denize girenler için okyanus balıkları uyarı ve bilgi levhaları.Okyanusun kenarındayız ya, elbette yemeğimiz de okyanustan olacak.Marketten aldığımız 3 litrelik portakal suyumuz fish&cipsten aldığımız ızgara okyanus balığı ile nihayet bitti.Yan kafede motosikletçi bayan,erkek birkaç kişi dışında kimsecikler görünmüyor.Uladulla’ya giderken South Brooman State Forest’a dalmışız.Yağmur,fırtına yok.Güneş çıktı.
Eh milli park krizimiz de tuttu.Ulladulla şehrine 15 dakika mesafede Meroo National Park da yolumuzun üstünde.Aferin şu princess highway’e.Şelalesi,gölü,okyanus sahili,çalılığı “spotted gum”bizde difenbahya imiş(bahtiyar olduk biz de)denen beyaz çiçekli bir cins okaliptus ağacı.Parkta kanguru görmek kısmet oldu gene.Sevimli koalalar nerdesiniz yahu 3500 km.yaptıkHala sizi göremedik.
Ulladulla şehrinde “just hot water”diye aldığımız ikram sıcak suya yaptığımız kahveler, içimizi ısıttı. Tam burjuvayız. Kahve içmeye, bir şehirden diğerine geçiyoruz.
Saatlerimiz 17:30.Hava kararmak üzere.Nowra şehri üzerinden Sydney’den önceki son okyanus şehri Kiama’ya geldik.Tepeler üzerinde,falez,dev bir kumsal, deniz feneri ve ışıl ışıl modern ve şirin bir şehir.Kumsalda ressam günbatımını resmediyor.Biz de dev kaya üzerinden fotoğraflıyoruz şehri.Çam ağaçları,tek katlı bir sıra dizilmiş evlerin önünde pembeli,sarılı,beyazlı rengarenk çiçekler pek şık duruyor.Saat 17:44’te gün batımını geçiriyoruz Kiama’da.”Keşke sadece gün batımını değil birkaç günü de geçirseydik bu güzellikte”, diyeceğiz daha sonra.

Okyanus şehirleri turumuz burada nihayetlendi. Şimdi Sydney’e yol alalım.120 km.var daha. Avustralya demek Sydney demek. O zaman bekle bizi Sydney, geliyoruz sana.