milli park etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milli park etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2009 Pazar

GÜVER KANYONU GEÇİŞİ 17-07-2009










Türkiye’nin en iyi on kanyonu arasında bulunan Güver Kanyonu’nu boydan boya geçmeye karar verdik sıcak bir temmuz günü. Sıcak ve nemli bir Akdeniz gününde, doğanın camgöbeği rengine serin bir yolculuk
“Orman içi, patikalarda yürürüz, muhteşem manzaraları fotoğraflarız, bize eşlik edecek derede arada bir ayaklarımızı ıslatıp serinleriz”,diye düşünüyordum. Yanılmışım!Çok büyük bir emek verilmesi gerekiyormuş kanyonu gezmek için! Tüm kanyonu geçmek beyin kaslarının yanında iyi bir performans gerektirecek, orman içi, dere boyu, dere içi her an sürprizlerle dolu birçok aktiviteyi kapsayacaktı.
Antalya’nın kuzeyinde merkeze 20km. mesafede Düzlerçamı Milli Parkı içerisinde bulunan Güver Kanyonu,2007 yılında Tabiat Parkı alanı ilan edilmiş.4.044 hektar alanı kaplayan Tabiat parkı alanı travertenlerden oluşuyor. Traverten; Kalsiyum bikarbonatlı suların yeryüzüne çıktığı veya basıncın azaldığı yerlerde, içindeki CO2 gazının uçması ile oluşan, boşluklu kalkerlere verilen ad.Güver Kanyonun Temelini Oluşturan Antalya Travertenleri; kahve renkli, yer yer ince-orta tabakalı, kalın tabakalı, boşluklu, bazen sıkı dokulu ya da süngerimsi dokulu. Azami 300 metre kalınlıkta. Güver Kanyonu; Toroslardan gelen suların travertenleri aşındırmasıyla kanyon niteliği kazanmış bir vadi. Kanyonun bir milyon yılda oluştuğu söyleniyor. 115 metre derinlikte ve yaklaşık 2 km uzunluktaki kanyon vadinin iki yamacı arasındaki genişliği 20-30 metre kadar. Kanyonun içinden akan çay, Konyaaltı'nda Boğa Çayı olarak denize dökülüyor.
Muhteşem ve macera dolu ekspedisyonumuz başlıyor; Düzler Çamı Milli Parkı içine güvenilir bir alana aracımızı park ettik. Güvenlik görevlisi de yan gözle takipte;”Kanyonu geçeceğiz”, dedik. Pek olağan gelmedi demek. Piknikçi tipi de yok ki bizde! Kumanyalarımız, can yeleklerimiz, battal boy çöp poşetleri (neden aldık acaba!)sırt çantamızda. Batonları da aldık.
Su hayatın özü. Tabiat ana pek çok çeşit canlıya kucak açmış suyla beslenen bu topraklarda. Akdeniz bitki örtüsü maki ve kızılçam bölgeye hâkim. Ardıç, meşe, pırnal meşesi, sakız, keçiboynuzu ve funda gibi ağaç ve çalı toplulukları var. Parkta yaban keçisi ve alageyik koruma ve yetiştirme merkezleri bulunuyor. Alageyik ve yaban keçisinin yanında karaca, yaban domuzu, ayı, yaban keçisi, porsuk, tavşan, tilki, kurt, kartal ve doğan kuşları da varmış. Bizimle görüşmeyi kabul ederler mi acaba? Şansımıza artık! Gün neler gösterecek bakalım?
Kanyonun batı yakasından kızılçam, karaçam, ardıç ve envai renk çiçek arasındaki toprak yoldan 09.30’da yürüyüşe başlıyoruz. Hava açık ve güneşli .”Yeşilmişik” türküsüyle kanyon kıyısındaki seyir terasına varıyoruz elli dakikalık yürüyüşle. Terasta görsel bir şölen. Enfes çam kokusu. Derin vadi içindeki türkuaz derenin berrak suları. Fotoğraf alalım kuş bakışı.
On beş sene önce büyük bir yangın çıkmış Düzlerçamı’nda.900 hektar alan kül olmuş. Ağaçlandırma çalışmaları yapılan bölgeye dalıyoruz. Kanyon vahşi yüzünü gösteriyor artık. Pençelerini çıkardı, ısırmadan önce dişlerini bileyliyor. Patika yok artık; bodur ağaçlar, diken ve çalıların arasında kendimize yol açmaya çalışıyoruz.Dikenli yollar; birkaç kesik ve tırmık izi.Daha başındayız maceranın.En az zarar ziyanla devam .Hücum !Şimdi karşımıza antik dönemlerde kullanılmış dik bir uçurum çıkıyor.Kanyona buradan inmemiz gerek.Son derece dik bir uçurum.Yangının etkileri hala canlı.Toprak yapısı ,yangın söndürme çalışmalarında da çok bozulmuş.İrili ufaklı kayan taşlar,kireçli kayalar;kayalar yer yer unufak oluyor,parçalanıyor,altımızdan kayıyor.Toprağın üstündeki ağaç kökleri ,devrilmiş kütükler adım atmayı imkansızlaştırıyor.Çok dikkat etmemiz gerek.Altımızdan taş,toprak kayıyor.Tam ,”yaklaştık”, derken tehlikeli uçurum yön değiştirmemizi gerektiriyor.Birkaç kere inip çıkıyoruz en güvenilir şekilde inebilmek için.3 derece zorluktaki kayalarda ip açıyoruz.Emniyetli bir şekilde inmek için büyük efor sarf ettik. 40 dakikada inmeyi başardık birkaç küçük sıyrıkla.
Zorluklar aşılmadan mükâfat gelmiyor. Derin kanyonun içine; kuzeyden gelen su ve batıdan gelen akarsuyun birleşme noktasındaki geniş bölgeye ulaştık. Doğa, cennet yüzünü gösteriyor şimdi. Huzur dolu bir sessizlik içinde kur yapan kuşlar ve akan suyun ahenkli melodisi. Nehir kenarında dev zakkumlar, rengârenk çiçekler. Suyla serpilmiş dev çınarlar, incir ağaçları, fundalar. Yemyeşil berrak suyun içinde dev bitkiler, hatta naneler. Mis gibi bir koku buram buram. Tozumuzu toprağımızı atalım, serinleyelim bu enfes suda. Hak ettik! Ayaklarımızı soktuğumuz serin su, bir iki adım sonra neredeyse boyu aşıyor. Yüzüyoruz bir süre su içindeki nane tadında dev narpızlardan da tadarak. Güzelliğin, estetiğin, doğanın içindeyiz. Bir iki meyve atıştırıp kanyonun doğal kıvrımların içinde yürümeye başladık tekrar.
Kanyon suları ayak hizasından birkaç adım ötede metrelerce derinleşiyor; suyun akıntısı artıyor. Proaktif düşünmek budur işte! Can yelekleri ve çöp poşetlerinin taşınma sebebi de ortaya çıkıyor böylece. Laf olsun diye almamışız. Güvenlik için kesinlikle gerekli. Kanyonun içinde derin bir daire çizerek ilerlememiz gerekiyor. Kanyonu boydan boya saatlerce yüzerek tamamlayacağız akıntıya ters istikamette. Size bir soru; Yüksek ivmedeki akıntının ters yönüne, yer yer on beş metre derinlikteki suda saatlerce yüzmeniz gerekse; sırt çantanızı, içindekileri ıslatmadan nasıl taşırsınız?Başınızın üstünde mi?Sırtınızda mı?Cevap battal boy çöp poşetinin içinde saklıymış.Can yeleklerimizi giydik.Sırt ve bel çantalarımızı birkaç poşetin içine koyduk.Suyun içinde ıslanmadan,batmadan gidebilsin diye poşetleri balon gibi şişirerek ağzını sıkıca bağlıyor Haki.Oldukça pratik ve zekice!Emniyetli ve güvenli yön tayini yanında doğru ekipmanla ilerlemek.
Etkinliğin bu bölümünde bizi, yer yer metrelerce derinleşen yer yer ayak parmaklarımızı geçmeyen serin kanyon sularında keyifli ve zorlu bir yolculuk bekliyor. Sığ sularda çantaları karga tulumba, kucakta taşıyoruz. Kayan, yosunlu taşlara dikkat! Kanyonun derin bölgesine ulaşmadan önce nehrin genişleyen yatağında yüzüyoruz çantalar önde, biz arkada. Derin kanyona ulaştık. İki tarafı dik bir uçurum, güneş ışığından mahrum. Su çok soğuk. On beş -yirmi metre derinliği bulan kanyondayız şimdi. Yemyeşil berrak serin suları görüntülemek boynumuzun borcu. Pratik ve yaratıcı zekâ gene devrede. Haki sırt çantalarını kameranın ayağı olarak kullanabilir pekâlâ. Kamera su altı kamerası değil. Islanmaması, sabit durması, suya düşmeden çekim yapabilmesi gerekiyor. Sırt çantalarının taşınması, akıntıya karşı, yer yer güneş görmeyen derin kanyon içinde yüzülmesi de gerekiyor. Büyük beceri ve dikkat gerektiren bir durum. Zorluğu tahmin edersiniz. Bir buçuk saatten fazla süren “kameralı kanyoning” deneyimi başarıyla nihayetlendi.
Güverler Kanyonunun genişleyen ağzında Kapızbaşı’na çıktığımızda saat üçü gösteriyordu. Uzun ve renkli etkinliğe biber, domates, peynir, zeytinle hızlıca enerji kattık ve fazla vakit kaybetmeden kanyonun kenarındaki dik bir yardan orman içine doğru çıkışa başladık. Büyük yangından sonra ağaçlandırılan ormanlık alandan geçmemiz gerekiyordu gene.İç içe geçmiş bodur ağaçlar,diken ve dev çalılar yürüyüşü oldukça zorlaştırıyor. Geldiğimiz yöne doğru gidebilmek için, birkaç kere girdiğimiz yoldan dönmek zorunda kaldık. Kanyonun çıkışına doğru yükselirken ilkçağlardan kalma sarnıç gibi çok düzgün oyulmuş, oturma yerleri ve bacası bile yan yana on-on beş mağara keşfediyoruz. Çok şaşırtıcı! Doğa içinde ne gizler saklıyor! Mağaraları fotoğrafladıktan sonra dik bir kaya tırmanışı yapmak zorunda kalıyoruz. Nihayet düzlüğe çıktık! Yürüyüş aralıksız devam ediyor.
Saat beş oldu ve çok susadık. “Artık bir su molası verelim, yanımızdaki sular da çok ısındı”, dediğimiz anda bir su kaynağı çıktı karşımıza. Ne şans! “Dile benden ne dilersen!” gibi bir durum söz konusu galiba. Çok zahmete girdik. Hak etmiştik. Serin kaynak suyundan kana kana içtikten sonra devam ediyoruz.
Yönümüzü kabaca tayin ettik. Hava geç kararıyor nasıl olsa. Mutlaka doğru yola çıkarız. Mutluluk yorgunluğu yok ediyor. Ormanın içinde bodur ağaçların içinde kendimize yol açmak zor gelmeye başladı ama. Ara ara yangından kurtulmuş çam kokulu dev orman içinde serinlikte yürümek yürüyüşü kolaylaştırıyor. Bir iki metre ötemizde on beşten fazla genç, yaşlı alageyikten oluşan birçok güzel bir sürü çıkıyor. Çok hoş bir sürpriz. Doğa ana tüm renklerini gösteriyor bugün bize. Bir iki dakika geçmeden yanımızdan kurşun gibi hızla iri tavşanlar geçiyor. Saat altı buçuk oldu. Aracı park ettiğimiz Milli Parkın bulunduğu kanyonun karşı tarafına ulaştık. Derenin içinden geçebilsek çok iyi olurdu. Yolu daha uzatmazdık diye konuşurken, biran Haki “Yılan!”diye bağırıyor. Bay beş metrelik siyah ve iri yılan bu anonsu duyar duymaz hızlı bir şekilde yerden yükseliyor ve parende atarak nehre atlıyor. Oldukça atletikmiş. Çok hareketli ve renkli geçen gün sonunda çeşme kenarında sulanarak arabada dinlenmek çok cazip geliyordu artık. Parkın girişindeki çeşmede kirimizi tozumuzu temizleyerek arabaya bindiğimizde akşamın yedisi olmuştu. Dokuz buçuk saat süren uzun ve çok renkli Güverler Kanyonu etkinliği havlu atmadan, fakat dönüşte iyi birer havlu almaya karar vererek, sona ermişti.

Ebru OZAGCA

21 Ağustos 2009 Cuma

Avustralya 7 kıta zirvelerinden Kozzy Dağı






AVUSTRALYA Mount Kosciuszko Dağı ve Milli Parkı Ekspedisyonu

Ekip:Haki ENGİN,Ebru OZAGCA
Tarih:15-20 Ağustos 2008

15.08.2008:Emirates Hava Yolları’ndan 19:25 İstanbul’dan hareketle Dubai üzerinden Sydney’e gideceğiz. Uçakta tek boş yer, sanırım şimdilik tuvaletler.

17.08.2008:22 saatlik bir uçuş sonrası Sydney’e saat 07:35’te indik. Görevliler güleç yüzleri ile bizleri çok fazla bekletmeden giriş işlemlerimizi tamamlıyorlar. Tek sordukları;”Yanınızda dışardan getirdiğiniz herhangi bir yiyecek var mı?”Bunu elbette acıktıklarından değil, yurda yiyecek girişinin ,çeşitli sebeplerle,tamamen yasak olmasından dolayı soruyorlar. Sydney’de hava 14-15 derece, güneşli. Snowy Mountains,Kozzy Milli Parkı’na gitmek istiyoruz vakit kaybetmeden. Dağ bizi bekliyor çünkü.

Bavulları aldıktan sonra, araba kiralama ofislerinin bulunduğu bölüme yöneliyoruz. Trafik Avustralya’da sağdan. ”Otoyollar nasıldır? Trafik yoğunsa? Nasıl gideriz?”, diyoruz ama çok yer görmek istiyorsak araba kiralamaktan başka seçeneğimiz olmadığına karar verdik.
Sydney’den Snowy Mountains Kozzy Dağı’nın bulunduğu Jindabyne şehrine 6 saat sürecek araba yolculuğumuz, ters yön trafikte bakalım nasıl geçecek?
Yola çıkmadan botları, kamerayı, güneş kremi, gözlük vb.gibi malzemeyi ayrı bir çantaya koyduk. Navigasyon aletini biraz kurcaladık. Anayola çıkış soldan değil sağdan. Doğal olarak sollama yok, sağlama var! Kırk yıllık alışkanlık; sinyal verelim derken elimiz hep silecek çalıştırma düğmesine gidiyor. Sabah 9.20’de ağır ağır yola koyulduk; kırmızı ışıkları da ortalayarak otobana çıktık. Otobanlar oldukça geniş.
İlk molamızı yüz km.sonra bir BP istasyonunda veriyoruz. Saat 11.00 olmuş. Biraz kafeinle yorgunluğumuzu kandıralım. Çay, kahve sandviç vb.yarım saat oyalandıktan sonra yola devam ediyoruz. Beş saatlik yolumuz var daha. Trafiğe alıştık gibi. Hume Highway denen 130 km sürecek ikinci otobana çıktık. Otoban kenarında beş yüz metrede bir karşımıza çıkan trafik uyarı levhaları, papağan gibi konuşuyor.”Yorgunluğu sadece uyku öldürür. Göz kapaklarınız mı düşüyor,300m sonra dinlenme yerimiz sizi bekliyor. Dinlen, hayatta kal, uzun yaşa”, vb. mizahi trafik levhaları ile önleyici faaliyetler devam ediyor.
Avustralya kıtasındayız işte. Kanguru resmi ve 8 km içinde karşınıza çıkabilir, Dikkat!” Yaban hayatı 10 km.de Dikkat!“, işaretleri. Sağda ve solda geniş okaliptüs ağaçlarından oluşmuş ormanlık bölgeler, bazen bir tarafımızda göl ve nehirler, bazen geniş yemyeşil tarlalar... Geniş bir köprüden Lake George gölü üzerinden geçiyoruz. Köprüler, büyük göl ve nehirleri yollara bağlıyor. Tek katlı bahçeli geniş evler... Telgrafın tellerine papağanlar konuyor Avustralya’da. Saat 14.30 gibi Kozzy Milli Parkı’nın bulunduğu şehre 90 km. mesafedeki Cooma şehrine vardık. Şirin bir dağ kasabası sanki. Hava taze ama çok sert.. Kimsecikler görünmüyor. Hayalet şehir de miyiz? Çok acıktık. Her yer kapalı. Meydandaki büyük parkta toplanmakta olan pazardan ekmek, biraz elma alıyoruz. Bunlar adamı doyurmaz ki! Civardaki tek açık kafeye oturup, ilk balkabağı çorbamızı, oldukça tatlı olduğundan bol karabiber takviyesiyle, içiyoruz.
Biraz bastırdık açlığımızı. Arabaya bindik tekrar. Bu şirin şehri bir de kameraya çekelim. “Kameranın olduğu çanta neredeydi? Arka koltuğa koymamış mıydım? Bagajda mı yoksa? Olamaz, çanta yok! Mola verdiğimiz yerlerden birinde bıraktık kesin.” Saat 16:00.Geldiğimiz yoldan 5 saat geri gitsek, hatırlamaya çalışsak bile, çantayı bulma ihtimalimiz çok düşük. En az 2 milyarlık eşya vardı içinde. Kim bilir kim aldı! Moraller bozuldu. Biraz kötü başladık. Cooma’da komaya girdik,yazık oldu.Biz en iyisi devam edelim bu kadar yaklaşmışken Kozzy Dağı’na.Dağ ekspedisyonunu yaptıktan sonra,çantayı arayalım.Dönüş yolunu okyanus kıyısından yapmayı planlıyorduk oysa ki.
Yola koyulduk koyulmasına da, dağ botları da çantadaydı! İyi de bot olmadan, dağa çıkamayız ki! Geri dönmek şart oldu. Böylece tamamen yabancısı olduğumuz bu kıtada, Kozzy Dağı’nın bulunduğu Milli Park’a yakın kalacağımız otele bir saat kala, üstelik hava kararırken U dönüşü yapıyoruz ;“Yollarda bulurum Seni!”şarkısını mırıldanarak.
Yollar bayağı tanıdık artık. Hız sınırı 110km.ydi galiba. Bizim hızımız ise 120-130km.Tüh! Benzin de azaldı. Beyin fırtınasına devam. Çantayı nerede bırakmış olabiliriz? Ve düğüm çözülüyor! Eureka! Sydney’den Canberra’ya gelirken ilk durduğumuz BP istasyonu avlu önüne bırakmıştık. Ters yön trafikte karşı tarafa nasıl gideceğiz şimdi? Aman derdimiz bu olsun. BP göründü karşıdan. Çantayı bıraktığımız yere koşturuyoruz. Kafedeki güler yüzlü bayan, bir öğretmen edasıyla ”Sakın eşyalarınızı bir daha yanınızdan ayırmayın,” diye sıkı sıkı tembih ederek teslim ediyor çantamızı.
Hayat ne kadar güzel! İnsanlık ölmemiş. Demek dünyada bozulmamış yerler kalmış.
Saat 19.30.Yolumuz uzun. Dağ yolculuğuna kaldığımız yerden devam. Rakım yükseldikçe don ve buzlanma artmaya başladı. Dar ve karanlık yollardayız artık. Dışarısı tahmini sıfırın altında 5 derece. Kosciuszko Milli Parkı’nın eteğindeki Jindabyne (NSW)’ye ulaştığımızda saat 23:20 olmuştu. Gecelemek için yer ayırttığımız Lake Jindabyne gölü kenarındaki Karavan Park’ta herkes uykuda. Resepsiyon da kapalı. Sıcaklık eksi yedilerde ve biz, başka bir alternatifimiz olmadığı için, ateş kırmızısı minik arabamızın içinde sabahın olmasını beklemek zorundayız.

18.08.2008:Arabayı arada bir çalıştırıp ısınmaya çalışıyoruz. Gece 02.20,araba çalışmıyor! Aksilik ,akü bitti galiba. Dağ kıyafetlerimizi üst üste giyip sabahın olmasını bekliyoruz. O kadar olumsuz şeye rağmen, enerjimiz yerinde. Gün ışıdı çok şükür. Sıcak suya çayla kendimize gelelim. Arabayı tamir ettirelim. Dağı zirvesinden fethedelim bugün. Meğer arabada arıza yokmuş! Debriyaj güvenli pozisyonundaymış sadece. Gece üşüdüğümüze yanıp, kahvaltıda son defalığına bol karabiberli tatlı balkabağı çorbamızı içmeye bir bistroya gidiyoruz;.Bistro içinde hediyelik eşyalar da satılıyor.Küçük bir not dikkatimizi çekiyor.”Mağazamızdan bir şeyler çalmayı planlıyorsanız lütfen kameralara gülümseyin!”

Jindabyne’den Kozzy Milli parkına doğru 10.00’da yola çıktık. Dağ eteğinden virajlı yoldan yükseliyoruz. Yavaş gidiyoruz. Yol kenarında birkaç ölü kanguruya üzülüyoruz. Kırmızı haç ile işaretlenmiş. Toplayacakları için işaretliyorlar, demek ki. Trafik uyarı levhaları,” 4X4 harici arabalara zincir takınız.” “Yollar kupkuru, kardan eser yok. Zincir mi takılırmış bu yolda?”, diyerek devam ediyoruz. Yolun bir şeridi görevliler tarafından kapatılıyor. Yol çalışması var her halde. Bize selam veriyorlar gülerek. Ne güler yüzlü millet şu Avustralyalılar! Milli Parkın girişine geliyoruz. Giriş ücreti arabalar için 27 dolar.”Biz doğa rehberiyiz. Ormana gözcülük etmeye geldik.”, diyoruz ama görevli “Şansınızı yarın deneyin. Bugünlük ödeme yapmanız gerek”, diyor gülerek.
Küçük köprüler üzerinden Wraggers,Prussian,Pipers ve Perisher derelerini geçiyoruz.Yol boyu karla kaplı okaliptüs ağaçları;Snow Gum,Heat,Herbsfield bu ağaç cinslerini Koalalar çok severmiş.Snowy Mountains karlı dağlar görünmeye başladı.
Araç ile ulaşılan son nokta Perisher Valley’e vardık.Kayak Merkezleri,bilgi danışma, telesiyeler,kayak yapanlar…Arabayı uygun bir yere park ediyoruz.
Büyük bir araç yanımızda duruyor kısa bir süre sonra. Polis olduğunu söyleyen kişi, sakin ses tonuyla ”Zincirlerinizi görebilir miyim?”,diye soruyor. Meğer buraya gelirken yolda gördüğümüz görevliler trafik polisi imiş, bize el sallamıyorlarmış. Zincir kontrolü için durdurmaya çalışıyorlarmış! Mart-Eylül arası hava ve yollar nasıl olursa olsun zincir taşımak mecburi imiş. Cezası 300$.”Gidip zincir alıp gelmenize tolerans gösteririm”, diyor polis. Mecburen geri dönüyoruz. Zincirleme aksilikler devam ediyor. Bir günde ne kadar çok şey yaşadık!
Paketinden hiç çıkarılmayacak zincirlerimizle Perisher Valley’e tekrar vardığımızda, polis kontrol için yanımızdaydı gene. Bize iyi şanslar dilediğinde saat 12.30 olmuştu.
Buradan dağ çıkışına başlanabilecek Charlotte Pass’a, sadece SnowCat denen kar araçları çıkabiliyor. ”Yarım saatte oraya ulaşsak, 14.00 gibi yürüyüşe başlasak, bugün hava kararmadan zirve yapıp dönebilir miyiz, dönemez miyiz?”,hesabı yapıyoruz. Etraf tamamen kar ve buzla kaplı. Sıcaklık eksi 4 derece. Snowcat ile 1625m.deki Charlotte Pass’a ulaştık.Snowy Mountains adı verilen bölgede Mt.Piper,Mt.Wheatley,Mt.Perisher,Mt.Blue Cow ve Mt.Kosciuszko adlı dağlar etrafımızda tüm heybetiyle. GPS’i açtık.En yüksek dağı görür,yönü de tayin edersek sırttan çıkış kolay,yolu biz buluruz. Kayak yapan birkaç kişiye yönü soruyoruz. Şaşkın bir ifade ile”Bu mevsimde, hem de bu saatte mi çıkmayı düşünüyorsunuz?”,diyorlar. Bir gün önce 3 kişi çığ altında kalmış. Biri hayatını kaybetmiş. Yağış tipiye döndü. Zirveye uzaklık konusunda cevaplar farklı.8 km diyen var 12km diyen var. Hava da 17:30 gibi kararıyor. Biraz daha yürüyoruz, doğru yönü tespit etme ümidiyle. Oldukça yorgunuz,3 gecedir uyumadık ki. Yarım saat gittikten sonra dönmeye karar veriyoruz. Yakınlardaki bir otel resepsiyonunda biraz soluklanalım. Bizim dağa çıkmayı düşündüğümüzü duyunca, bölge alarma geçmiş meğer. Arama-kurtarma görevlileri bizi durdurmak için arıyorlarmış her yerde.
Ağır kış koşulları hüküm sürüyor. Kar yer yer 20 metre. Ağaçların büyük bölümü karlar altında. Hafife almışız. Erken yola koyulabilmek için buralarda konaklamalıyız.7-8 özel lounge,2 şalet var kalmak için. Tek tek soruyoruz hepsine. Hiç birinde yer yok. Bir tek burası kaldı. Ya burada da yer yoksa! Koltuk üstünde sabahlamamıza izin vermezler ki. Bivaklarımız yanımızda olsaydı keşke. Dönmeyeceğiz. Bekleyeceğiz bir şekilde ikna edip yer bulmak için. Gece kalabileceğimiz tek bir yer var,ama 400$ !Dağdan çok,dağa girmek için büyük bir mücadele verdik şimdiye kadar.Mecburen kalacağız. Yarın hava açık olacakmış. Öngörülen hava durumu gece eksi 12 gündüz eksi 5.

19.08.2008:Sabah 5.Hava yağışsız.”Yola şimdi çıksak mı?”.Uyku ağır bastı. Hem kahvaltı edersek daha enerjik oluruz.
Kahvaltıdan sonra 07:45 ‘te 9 km.lik zirve yürüyüşümüze başladık. Dik bir tırmanış ile Polish trail’e(Polonya Patikası) çıktık. Hava güneşli ve açık. Zaman zaman buz üstünden, zaman zaman kara batıp çıkarak yürüyüşümüz devam ediyor. Buz sanıp bastığımız yer, yer değilmiş. Tamamen kar altında kalan okaliptüs ağacın tepesiymiş. Çok derin çukura düştük. Olabildiğince dikkatli yürümek gerek. 300er metre aralıklarla dizili değnekler yol tayinini kolaylaştırdı.
Alpine way’deyiz.Bölge, birçok hayvan çeşidi ve endemik bitkiye ev sahipliği yapıyor.Patikanın güney doğusunda Spencer Deresi,batısında Thredbo River nehri ve doğusunda Snowy River geçiyor ve Jindabyne Gölü ile birleşiyor.Kış mevsiminde tek görebildiğimiz kar ve buz.
Yürüyüşümüze sırt üzerinden devam ettik.2000 metreye kadar ağaç var tahminen. Çığ tehlikesine karşın olabildiğine sessiz hareket ediyoruz. Dağcı ve snowboard yapanların zor koşullarda konaklayabilecekleri Seaman’s Hut denen küçük bir kulübeye ulaştık. Kulübe,1924 yılında ölen Seaman adlı bir dağcıya ithaf edilmiş. 2002’de bu bölgede hayatlarını kaybeden dört genç snowbordcu anısına da köşe hazırlanmış kulübenin içinde. Zirve defteri benzeri bir defter var.Kısa molada biz de bir şeyler karalıyoruz deftere. Zirvenin son bir km.lik bölümündeyiz. 75 derece eğimli dik bölgede, zaman zaman bir buçuk metrenin üstündeki yumuşak kara bata çıka, tırmanmaya çalışıyoruz. Zirvede sert bir rüzgâr karşıladı bizi.11.30 civarı ulaştığımız 2228m.yükseklikteki Avustralya’nın en yüksek zirvesinde,kısa bir kamera çekimi ve birkaç fotoğraf alıp hızla dönüşe koyulduk. Hava bir anda tipiye döndü. Görme mesafesi iyice azaldı. Rüzgâr şiddetlendi. Hiç mola vermeden ve kar çukurlarında batmamaya çalışarak, geldiğimiz yönü takip etmeye çalışıyoruz. Adrenalin dolu bir yürüyüş sonrası 14.30’da Charlotte Pass’a ulaştık. Otelde birer sıcak çay içtik. Aracı bıraktığımız Perisher Valley’e 15 km. mesafedeyiz.”Yürüyebilir miyiz? Yoksa SnowCat kar aracı ile mi dönelim?” Zirveyi yapmış olmanın, sayısız engeli geçmiş olmanın verdiği enerji ve mutlulukla “Yürürüz!”, diyoruz. Bu arada hava kapadıkça kapıyor. Tipi şiddetlendi. Snowcat’inn kalktığı yerden devam edelim yürüyüşe. “Bir dakika! Araçta boş yer kalmış mı acaba? Oh be! Yer var.” Biz en iyisi zirve yürüyüşümüzü tadında bırakalım. Daha fazla risk almayalım. Araca binip paşa paşa dönelim. Dönüş bedavaymış üstelik.
Aracımıza ulaştık. Kosciuszko Road yolu üzerinde kiraladığımız zincirleri geri verdik. Jindabayne nehri üzerinde birkaç fotoğraf çekerek, şehrin eteğinde akşam yediye kadar açık Fish&Cips’ten kapanmaya beşi dakika kala kızarmış balık,yengeç çubuğu,kalamar ve iki dilim ananas alan son müşteri olmayı da başardık.Artık bölgeden ,sadece tüm anılarımızı yanımıza alıp hızla ayrılmak istiyoruz.
Tamamen ormanın içinden geçen Alpine Way yoluna çıktık. Yol muhteşem. Yaban hayatını tüm canlılığı ile görebiliriz. Ama yoğun buzlu ve kaygan yol, gece karanlığından başka bir şey göstermiyordu. Bir süre sonra “Benzin bitiyor!” sinyali de gelmeye başlamasın mı? Yaban hayvanları harici hiçbir canlının geçmediği yol üzerinde benzinsiz kalmak, zirvede yan gelip yatmaya benzemeyecek. Dehşetle U dönüşü yaptık. Arabanın karnını doyurup devam ettik. Rüzgârın şiddeti ve yoldaki buzlanma, araç hâkimiyetini asgariye indiriyor.Çok yavaş gitmemiz sayesinde,tahminen bir iki saat önce devrilerek yolu kapayan dev bir ağacın kenarında durmayı başardık. Peşimizden gelen bir araç, büyük bir hızla geri dönüyor. Korktu galiba. Biz ise, dalların bir kısmını kaldırarak yol açtık kendimize ve cesurca devam ettik. Belki de benzin almak için geri dönmesek, ağaç üstümüze devrilecekti...
Yol üzerinde bir iki kanguru görüyoruz.Çok hızlı koştular.Fotoğraf çekemedik.Tüh! Keşke bu yoldan gündüz geçebilseydik.22.00 civarı KhanCoban adlı,Kozzy’nin güney batı kapısında bulunan başka bir hayalet dağ şehrine ulaştık. Meğer bizi Milli Park’ın bu yakasında, boz-gri oldukça iri ve vahşi kanguru familyaları bekliyormuş. Birkaç görüntü alabildik. Şans eseri açık bir motel gördük hayvanların yanı başında. Gelecek sezonun rezervasyonlarına bakmak için o gün gelmiş motel sahibi. Türk pazarlığına pek sıcak bakmadı. Söylediği fiyata biz ikna ettik kendimizi. Kozzy Milli Parkı’ndaki son gecemizi, taze orman havasında kanguru yanında, bolca geyik, çeşitli yaban kuşları ve bilmediğimiz hayvan sesleri arasında geçirerek günü karşıladık.

20.08.2008:Avustralya kıtasının en yüksek Dağı ve Milli Park’ına keşif yolculuğumuz bugün nihayetleniyor.”Avustralya kışını okyanus kıyısından da görelim bir de; Melbourne’dan Sydney’e sahilden devam edelim.”,diyoruz. Bakalım kıtada biz daha ne sürprizler bekliyor.

Doğayla dost keyifli günler dileğiyle,
Ebru OZAGCA
Haki ENGİN