Antalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2010 Pazar

MELİKLER YAYLASI DEDEGÖL VE KÜPE DAĞLARI
















DEDEGÖL DAĞI VE KÜPE DAĞI
13-14. 06,2010


Antalya, Isparta ve Konya arasındaki geniş bir bölgede büyük bir serüven bekliyor bizi. İlk hedefimiz Isparta.Isparta iline bağlı Yenişarbademli ilçesinde, Beyşehir ve Eğirdir Gölleri arasındaki Melikler Yaylasına kamp kuracağız. Ardından da Anamas Dağlarından 2970m.lik Dedegöl Dağı’na zirve yapacağız.

Öğle saatleri yola çıkıyoruz. İki gündür gerekli ihtiyaç malzemeleri, yiyecek içecek devamlı alışverişteydik. Yanımızda hiç abartısız on gün yetecek kadar yiyecek, içecek var. Isparta’ya yakın yörenin meşhur kirazını, kayısısını da almadan edemiyoruz. Isparta’dan Eğirdir Gölü’ne uzanıyoruz. Yemyeşil göl kenarındaki bir balık lokantasındaki öğle yemeği sonrası, meyve bahçeleri zengin köyleri geçiyoruz.Ardıç,karaçam,köknar,sedir ve yaban kavakları arasından kamp yerine ulaşmamız akşamüzeri beşi buluyor.

Kamp yeri oldukça kalabalık. Piknik için günübirlik gelenlerin dışında on beş-yirmi çadır var biraz ileride. Çadırımızı kurduktan sonra “Ne yapalım?”,diye düşünüyoruz. Doğanın güzelliğini sessizlik içinde dinlemek ve dinlenmek pek mümkün değil bu kalabalıkta.
Hadi yönümüzü dağa çevirelim. Yorucu bir işgünü, az uyku ve uzun bir yolculuk sonrası, dağa çıkmak için de oldukça geç bir saat! Yapabilir miyiz? Yaparız! Bir ilk gerçekleştiririz!
Güneş battıktan sonra çok serin ve rüzgârlı olur yukarısı. Alaca kardan geçmek gerekebilir. Tüm malzemeleri yanımıza alıp 17.20’de yola çıkıyoruz.
Hörgüçlü doruk bizi bekliyor. Sarılı, morlu rengârenk çiçekler her yeri kaplamış. Enfes çiçeklerin kokusu, kekik kokularına karışıyor. Karamukların tadına bakıp kır çiçekleri arasından patika üzerinden sırttan döne döne yükseliyoruz. Gün batmak üzere. Beyşehir Gölü ve diğer dağların muhteşem zirveleri bize eşlik ediyor.Hava hala ılık.Batarken görüntüleyelim demeye kalmadan güneş bulutların içine düştü,yokoldu. Kamp alanı ve daha aşağıları, gecenin zifiri karanlığına girdi çoktan, ama bu irtifada gün ışığı hala bize yeterince ışık veriyor.Hava tamamen kararınca da bir çözüm buluruz.Ay ışığı fener gibi aydınlatır, kayalara ve taşlara vuran ışığı bize yol gösterir.”, diyoruz iyimser ruh haliyle.
Patika bitti. Dik kayalardan yükselmemiz gerek şimdi.Karanlık iyice çöktü ama,beklenen Ay görünmüyor bir türlü.Bugün çalışmıyor, izinli galiba!
Alın fenerlerimizi takıyoruz. Alın feneri olmasa zifiri karanlıkta siyah bir noktayız.Birbirimizi görme ihtimalimiz kalmadı yan yanayken bile.Şükür yeterli yedek pil yanımızda.Gece uzun olacak. En küçük bir dikkatsizlik ölümcül bir risk demek. Çok dikkatli bir şekilde tırmanmaya başladık. Hiç mola vermedik buraya kadar. Bir iki dakikalık su ve kuru üzümlü enerji takviyesi ile son bölümü de tamamlıyoruz.
Tam dört saat sürdü zirveye ulaşmamız.Sert bir rüzgar bizi bekliyor burada Yanımıza aldığımız zeytinler ne lezzetliymiş!3 litre suyu da kana kana içip bitirdik neredeyse.
Hörgüçlü zirveye dedegül zirvesi deniyor.Söylenceye göre doruğa adını veren gülleri erenlerden sayılan bir “dede” dikmiş, zamanla doruk “dedegül”, dağın genel adı ise “dedegöl” adını almış.
Kırk dakika kadar dinleniyoruz rüzgar ve soğuk olmasaydı da burada kalabilseydik.Bivaklarımız yanımızda olsaydı keşke!
Saat 10’da dik ve keskin kayaların arasından inişe başlıyoruz. Kayalar uçurumda bitiyor.Uçurumların kenarından keskin dik kayalıklardan en uygun şekilde inmeye çalışıyoruz.Kalbim yerinden çıkacak.Bu kadar adrenalin yorgunluktan eser bırakmadı.Ama bir süre sonra bir kaç kere yorgun adımların etkisiyle yalpalayıp düşmeye başlıyorum.Çevikçe kalkıp derin bir nefes ve devam.Aziz Nesinin “Aferin İnce Yanı” hikayesindeki gibi kendimi motive ederek.
Zifiri karanlıkta yön bulmak çok zor.Sanki uzay boşluğundayız.Ayakları yere sağlam basmak gerek. Doğru yönde ilerleyebilmek için küçük keşifler yapmak zorunda kalıyoruz. Ufalmış taşlar ve çayırlık üzerinden kayarken baton yardımcı.İnişe hızlı başladık ama,uçurumda biten kayalar,un ufak olmuş taşların üzerinden kaymamaya çalışmak, patikayı bulmak oldukça zaman aldı.”En iyi dağcı bile 2 metreden düşüp ölmüş”.Aklımızdan çıkartmamamız gerek. Başka tekrarı yok hayatın!
Uzaktan görülen cılız kamp ateşiyle birlikte köpek sesleri duyuluyor şimdi. Gece yarısı bir de köpeklerle uğraşmak zorunda kalmayalım! Elimize birkaç taş alıyoruz,caydırıcı olsun diye.
Kamp alanına yakın ”İbiş kızı Ayşe Pırtık’ın türbe mezarına” ulaştığımızda saat gecenin biri. Gün saatinde zirveye çıkış,üç-üç buçuk saat sürer.İniş de ortalama iki saat alır.Bizim gece çılgınlığı toplam sekiz saat sürüyor!
Köpekler sustu çok şükür. On beş dakika daha orman içinden devam ederek çadırımıza ulaştık. Yorgunuz.Yattığımız yeri beğeneceğiz!
Kuş cıvıltılarıyla sabah yediye kadar deliksiz uyumuşuz. Melikler Yaylasının rengârenk çiçekleri ve enfes dağların arasında tertemiz havada ağır ağır kahvaltının tadını çıkarıyoruz.Enerji doluyuz. Dağ, yaşam enerjisiyle dolduruyor insanı.
Etraftaki çöpleri de toplayalım. Her sene yüzlerce kişinin katıldığı şenlik sonrası çok kirli bırakıyorlar burayı. Bu sefer temiz,fazla çöp yok. Topladığımız çöpleri çöp kutusuna götürürken, birçok çadırın bulunduğu yerden birileri sesleniyorlar bize.”Bir çayımızı için lütfen.” ”Peki”,diyoruz. Ankara’dan gelmişler. Bir ilköğretim okuluna kamp yaptırıyorlarmış. Akşam sizi gördük dağa çıkarken. Endişelendik. Bir süre takip ettik, bir şey olursa arkanızdan yardım için gelecektik! Patikadan yükselmeye devam ettiğinizi görünce bunlar tecrübeli diyerek rahatladık.”, diyorlar. Sağ olsun duyarlı ve yardımsever doğa dostları! Biraz sohbet ettikten sonra çadırımızı toplamak üzere yanlarından ayrılıyoruz. Çadırı toplayıp çok yakındaki Pınargözü Mağarasına gidiyoruz.
Beyşehir Gölü’nü besleyen kaynaklardan, Dedegöl Dağının 1550. metresinde bulunan Pınargözü mağarasından son derece soğuk bir su çıkıyor. Bilimsel adı“speleoloji” olan, mağaracılık bilimi literatüründe önemli bir yeri olan Pınargözü Mağarasına araştırma ve haritalandırma çalışmaları devam ediyor.
Şimdiki hedefimiz, Konya’nın Seydişehir ilçesinde batıdan güneye uzanan 2551m. yükseklikteki Küpe Dağı.

Beyşehir Gölü kıyısından yola koyuluyoruz.İç Anadolu’dan Isparta’ya uzanan tektonik bir çökeltide yer alan Türkiye’nin üçüncü büyük gölü; berrak suyu, adaları ve yeşille bezenmiş kıyılarıyla enfes. Beyşehir Gölü Milli Parkı Koruma alanı kapsamında bulunduğu için hiçbir yapılanma, balıkçılık vb. faaliyet yok. Tamamen bakir bir bölge.Bol miktarda balık bulunuyor. Enfes kalkerli kayalar arasından bodur ağaçlarla bezeli kıyı şeridi Ege Bölgesi’ni çok benziyor.
Gölün üzerindeki ormanlarla kaplı küçük adalar, tropikallerde okyanus üzerinde mangrove ormanlarıyla kaplı adacıkları anımsatıyor.Öğreniyoruz bu adacıklardan belli başlıların isimlerini;İğdeli, Akburun, Kızkulesi, Mada, Yılanlı, Külbent.

Yeni açmış nilüfer çiçeklerini fotoğraflayıp “Neden olmasın!”,diyerek göle girmeye karar veriyoruz.Tatlı ve berrak suyun içinde,küçük bir adacığa bir saatten fazla yüzüyoruz.Oh be!Dağ sonrası tam bir su şöleni!Doğa tüm güzelliklerini sunuyor bize.

Küpeli Dağına gitmek için uzun bir rota seçiyoruz kendimize. Yüzlerce leyleğin barındığı “Dünya Leylekler Vadisi” olarak ünlenen Yeşildağ Kasabası’na giriyoruz önce.Av tüfek Sanayi ile tanınmış Huğlu ve Üzümlü Kasabalarından da geçiyoruz.Seydişehir ilçesine vardığımızda yağmur başladı.Yol boyunca yağmur bulutları peşimizdeydi zaten.Yaz yağmuru çabuk geçer.Buradaki yemek molasından sonra ,her ihtimale karşı kürek ve kazma satın alıp Taraşçı Kasabası’nın yolunu tutuyoruz.Niyetimiz Kasaba’nın kuzeyindeki Cinkur Yaylası’na kamp kurup buradan Küpe Dağı zirvesine çıkmak.
Seydişehir’e çok yakın kasabaya ulaştığımızda gök yarıldı sanki!”Nasıl gideriz?”, diye adres sorduğumuz birkaç köylü gülerek, “Gidimezssiniz, yaaylıya yol yoh!”diye uyarıyor bizi.
Dar bir toprak yoldan devam ediyoruz.Dedikleri gibi 2-3km.sonra yol bitiyor.Küpe Dağı ve eteğindeki köknar ağaçları ile Cumkurt Yaylası karşımızda.Yayladan dimdik uzanan testere sırttan ine çıka giden uzun bir rotayla ulaşılıyor buradan zirveye.Kaya tırmanışı için uygun da o gün bugün değil.
Bir kavak ağacının altında Cumkurt Yaylası ve Küpeli dağının tam karşısında bekliyoruz aracın içinde. Dağın eteklerinden çok sayıda pınar ve kaynak çıkıyormuş.Bir kaç tanesi de bize manzara oluyor arabanın ön camından.Yağmur biraz dinsin.Biz de arabadan çıkıp çadırımızı kurarız. Bekliyoruz.Bekliyoruz.Yağmur üç saatten beri şiddetle devam ediyor. ”Ben ocakta çorba kaynatayım.”diyor Haki. Yağmur altında çorba çok güzel gidiyor. Hava sıcak aslında ama sağanak yağmur altında olma fikri üşütüyor beni. Yağmur dinmedi, ziyafete devam. Dumanı üstünde bol baharatlı makarna da pişiyor hamarat ocakta. Ağaçların dallarından dökülen sular, esen rüzgârda daha çok ıslatıyor. Bulunduğumuz bölge tamamen engebeli. Çadır kurmak için uygun bir alan yok. Yağmur hala dinmedi.”Arabada yatar, sabah erken dağ çıkışına başlarız.”, diyorduk ama saat henüz 8.30.Vakit geçmiyor.”Dönelim mi bekleyelim mi?”Dönmeye karar veriyoruz.”Bir başka sefere.”, diyerek dönüyoruz Küpe Dağı’nın eteğinden.
Yolumuz uzun .Anayola çıktıktan sonra Antalya’ya 208km.daha var.Kuğulu Göletini,Tınaztepe Mağarasını geçiyoruz.Bir başka sefer buraları vakitli görürüz.,diyerek devam ediyoruz.
Bölgeye karasal iklim hâkim. Kışın çok kar yağıyor. Yol kenarındaki kar ölçerler de oldukça yüksek bu sebeple. Yol virajlı devam ediyor. Pick-up aracımız virajlardan birinde biraz hızlı girmemizin de etkisiyle kaygan asfalt zeminde kontrolden çıkıyor. Karşı yönde gelen kamyon yavaş geldiği için ona çarpmaktan kurtulduk. Ama aracımız yolda zikzak çizmeye devam ediyor.Haki soğukkanlı manevralarla üç dört zikzak yaparak kar ölçere de çarpmaya ramak kala kendi yönümüze sokmayı başarıyor aracı. Yorgunluktan eser kalmadı. Mutlak bir kazadan kurtulduk.Küpe Dağı kulağımıza küpe olsun.Bundan sonraki bölümde yola pür dikkat ediyoruz.Bol maceralı geçen iki günün sonunda geceyarısı Antalya’ya ulaşıyoruz.

Ebru OZAGCA
Haki ENGIN

28 Kasım 2009 Cumartesi

BOZBURUN DAĞI








































BOZBURUN DAĞI KAMPLI ETKİNLİĞİ(24-25 KASIM 2009)

Beydağları,Alp sistemindeki genç dağlar.Tektonik olaylar sonunda yükselmiş ve gençleşmişler.Büyük bir dış etkiyle oyulmuş, bir yarıkla birbirinden ayrılmış birbirine paralel iki sıradağdan oluşuyor. Antalya’nın kuzeyindeki Bozburun Dağı(2504m) kıyıya yakın sıradağlardan Antalya Beydağlarının en dik ve oylumlu, en yüksek dağı.

Antalya’dan 11:00’de araç ile hareket ederek Gebiz ,Pınargözü ve Hasdümen Köyü üzerinden 1040m.rakımlı Kavacık Yaylası’na 12:45 civarı ulaştığımızda hava,kış anormallerinde bir yaz günü kadar sıcak.

Yaylacılar her yeri çitlerle çevirmiş. Elma bahçeleri arasına domates, biber ekmişler. Çitlerin arasında kalan tek düzlüğe kamp çadırımızı kuruyoruz. Yol üzerinde dev çınar ağaçları bizi buyur etmişti. Yaylanın etrafı ise boydan boya çam,ardıç ve sedir ormanları ile çevrili,yemyeşil enfes bir manzaraya sahip.

Kuş sesleri yaylalara yayılmıyor; sebebi orman içinde hummalı bir şekilde” büyük bir ihtimalle de kaçak olarak” yapılan ağaç kesimlerinin çıkardığı büyük gürültü. Kuşlar ürküyor, biz üzülüyoruz.

Malzemeleri yerleştirip çadırı kurduktan sonra biraz ilerimizdeki çeşmeden buz gibi dağ sularını dolduruyoruz.Yaylada ekinler toplanmış,elma da kalmamış.İki üç nar var dalda, o da kuşların hakkı.Bir iki yayla domatesi ve biber bize ikram olsun.

Kampta ateş yakmak, büyük bir merasimle olmalı. Usulüne uygun, itinalı ve çok dikkatli olmalıyız. Önce büyük taşları taşıyıp diziyoruz. Kurumuş ağaç dalları bulup taşımak, biraz yorucu ama nefis orman kokusu taze enerjisini veriyor. Kuru gevenlerin, çalı çırpının üstüne kurumuş ağaç dallarını yerleştiriyoruz. Haki, ateşle konuşmaya başladı bile. Kaynar kazanı kepçeyle karıştıran usta bir aşçı gibi.Odunlara komut veriyor, hizaya sokuyor,usul usul karıştırıyor ateş çemberinin içindeki küçük alev toplarını.

Menümüz haçan Karadenuz’dan gelup Akdeniz’in bu yaylasına, kor ateşlere düşmüş levrek paluğu. Yanına yayla çorbası değil,ama sıcak sıcak tarhana çorbası. Ardından közlenmiş patitis, soğan.

Hava erken kararıyor. Ağaçların arasından hışırtılar duyuyoruz, rüzgâr değil bu. Yaban domuzları da akşam ziyafetine çıktı büyük olasılıkla. Yarımay ve yıldızlar göğü gündüz gibi aydınlatırken az biraz meyve ile ağzımızı tatlandırıyoruz.Hava sıcaklığı,güneşin çekilmesiyle aniden 5-6 dereceye düştü.Ateşin yanında otururken anlamamışım.

Yemek,bol oksijenli hava,ateşin seyri derken uyku bastırdı.Ateşi tamamen söndürüp uyumaya çekiliyoruz.Sabah 4:00’e kurduk saati.En geç 4:30’da uzun Bozburun rotasına başlayacağız.Uzun ve biraz zorlu bir tırmanış olacak.

Gece hava çok daha soğuk. Uyku tulumunun içine iyice sokuyorum başımı, nefesimle ısınabilmek için. Bu arada, saatin alarmını kurup, uyku tulumunu başınıza iyice geçirirseniz alarm duyulmuyormuş! Saat 4.45 ve yeni uyandık. Neredeyse bir saat geciktik. Hemen fırlıyoruz. Gene de her şeyi sırasıyla yapalım. Ocağı yakıp çay suyunu kaynatıyor Haki çabucak. Sıcak çay yanına küçük bir kahvaltı enerji verecek. Hava çok soğuk. Kar, rüzgâr da olur endişesiyle, tüm dağ kıyafetlerimi çifter çifter üzerime giydim.Çadırın içini toplayıp araca yerleştiriyoruz. Son kontrolleri yaptık. Sırt çantalarımızı yüklendik. Alın fenerlerimizi taktık, batonlarımızı aldık. Yıldızların gökyüzünü pırıl pırıl aydınlattığı gece güne dönmeden tam 5.30’da ormanın içine daldık.
Ormanın içi zifiri karanlık.Belirgin bir patika yok.Rota,yön bilmeden doğru yönde ilerlemenin imkanı yok.Kızılçam ormanlarının içinden tempolu bir şekilde ilerliyoruz bir süre.İlk boğaza geldik.Ardıçların içindeyiz şimdi.Gün aydınlanmaya yakın dik yamaçlardaki sedirler ile Üç Güzeller(Afrodit,Athena,Hera)’in enfes manzarası.Efsaneye göre bir altın elma yollanır Zeus’a; ”İçlerinden en güzeline verilsin”,diye.Afrodit altın elmaya sahip olmak için Ispartalı Helena’nın aşkını teklif eder ve, aşk ve güzellik tanrıçası sıfatıyla birlikte kazanır altın elmayı üç güzelin içinden. Biz de doğanın efsanevi güzelliğini ölümsüzleştiriyoruz arşivlerimizde günün ilk ışıkları ile birlikte.

Dağ geçidi’nden devam ediyoruz.”Hayber Geçidi’nden” geçtik diye şaka yollu.2000 metrede muhteşem anıt sedir ve ardıçlara veda ediyoruz. Güneşli ve ılık Akdeniz gününde oldukça dik sırt hattından 40-45 derece açıyla uzun ve yorucu tırmanış devam ediyor. Orman sonrası pamuk şekeri görünümünde,öbek öbek iç içe dizilmiş dev kayalık alan ilginç görüntülerle çıkıyor karşımıza.Dev kaya kütlelerinin arasında sıkışmış gövdesini koruyarak dallarını uzatan zarif sedir ağacı da doğanın güzelliğinin bir yansıması.

Bozburun Dağı’nın konglomera taşlarından oluşan çok ilginç bir jeolojik yapısı var. İçlerinde yer alan maden oksitler sebebiyle değişik renkler alan irili ufaklı parçalanmış kalkerli taşlardan oluşmuş. Albenili, rengârenk mücevher taşları. Sedimanter (tortul) kayalık alan üzerinde irili ufaklı renkli taşlar;silika,kireç ve demir oksit ile birbirlerine yapışmışlar.El işçiliği yok,doğanın marifeti bunlar.


Deniz kökenli kalker depo eden kalkarenit kayaçlardan oluşan jeolojik yapısı,deniz fosilleri bakımından da çok zengin!Katman ve arasındaki fosiller;Alplerdeki Triyas fasiyesleri gibi,okyanus havzalarındaki tümsekler üzerine çökelmiş deniz organizma tortullarının, birikim ve tortullaşması yoluyla oluşmuş.

Hava son derece açık ve güneşli.Yaban keçi sürüsü bir görünüp kayboldu.Zirvede rüzgar yok.Kısmi kar buzulları var.Üç zirveli Bozburun Dağı’nın “Dernek Tepe” zirvesine, 10.50’de, yaklaşık beş buçuk saatlik bir tırmanış sonrası ulaşıyoruz.Diğer iki zirvesi “Karainbaşı” ve “Abdal Tacı” zirvelerini de yapacaktık ama küçük bir keşif sonrası,”Kar buzullarından geçiş riskli olabilir”, diyerek vazgeçiyoruz.

Zirveden Ovacık Dağı,Tahtalı,Tunç,Ziyaret Dağları,Kızlar Sivrisi ve uzaktan Barla Dağı enfes bir manzara oluşturuyor.Ballıbucak ve Kestanelik de seyrediliyor.”Kolay bir çıkış oldu.”, diyorum inişte sözlerimi geri almam gerekeceğini bilmeden.Bir saatlik zirve molası sonrası inişe başlıyoruz.
İnişte fark ediyorum ne kadar dik bir yamaçtan çıktığımızı.Oldukça yavaş ve dikkatli bir şekilde iniyoruz çıkışta bıraktığımız izlerimizin üzerinden. Kerteriz aldığımız boğazlardan geçerek ara vermeden üç saat iniyoruz.Ormanlık alandayız.Testere ile kesilmiş sedir ağaçları,belli ki “orman katli,fırsatçılık” acımasızca devam ediyor.Çok kızıyoruz.Dikkatler dağıldı bir an.

Ayakkabıya bahane bulmak, yanlış olur, yorulmuşum aslında. Basamıyorum yere,kayıyorum dalların arasına. ”Şükürler olsun ki, tüm yollar yola çıkıyormuş,yarım saat kadar yolu uzatsak da.”Nihayet çeşmeye geldik.Tamamen bitirdiğimiz suları dolduralım buz gibi kar suyuyla.Çadırı toplayıp,etrafı kontrol etmemiz en fazla on beş dakika.Çöp,artık kalmasın sakın!

“Çok keyifli bir dağ çıkışı oldu.İyi de dün geldiğimiz toprak yol, bugün kesilmiş ağaç dallarıyla dolmuş. Bayram,seyran dinlemez. Katleder,yağmalar doğayı dur durak dinlemeden yurt insanı.Her geçen gün, tekrarının yaşanmasına izin vermeden güzellikler yok oluyor. Yaşadıklarımız ve arşivlerimiz kalıyor sadece.Antalya’nın yolunu tutuyoruz.

Ebru OZAGCA
Haki ENGIN

11 Eylül 2009 Cuma

KOHU DAĞI VE ALACADAĞ ETKİNLİĞİ16-18.08.2009





KOHU DAĞI VE ALACADAĞ ETKİNLİĞİ 16-18.08.2009

Etekleri ormanlarla kaplı, Kohu ve Alacadağ zirveleri; Kıbrık deresinden Avlan Gölü’ne uzanan Susuz Dağlar silsilesinin güney zirvesi Kohu Dağına(2505m) buradan da güneye, Kaş ve Finike’yi birbirinden ayıran Alacadağ(2328 m.) zirvesine bu kez yolculuk.

Antalya’dan öğle saatleri hareket. Korkuteli’nde kavun, tulum peyniri vb. olmazsa olmaz ihtiyaç listesini tedarik edip devam ediyoruz. Çok sayıda su kuşu ve bitkinin, dünyaca ünlü sedir ormanların bulunduğu Avlan Gölü’nü geçiyoruz. Daha doğrusu göl kenarından geçtiğimizi varsayıyoruz.” Gelen vurmuş, giden vurmuş”; bir dönem köylüye arazi olarak parsellenmek gibi bir talihsizliğe kurban olmuş Avlan Gölü. Yolu kısaltmak amacıyla gölün ortasından bir de asfalt yol geçirilmiş. Göl etrafındaki balık ve kuş ölümleri, ağaçların kuruması, özellikle tarım ürünlerinde de tahminlerin tam tersi büyük azalma tespit edilmesi üzerine, gölü yeniden göle dönüştürmek için çalışmalar kısa bir süre önce başlatılmış. Olan olmuş, ölen ölmüş! Bakalım göl maya tutacak mı??

Saat üçü gösteriyor. Çığlıkara Tabiat ve Koruma Alanına ulaştık. Kohu Dağı; Çığlıkara Tabiat ve Koruma Alanı içinde. Dünyada çok az bulunan yaşlı dev sedir ağaçlarının gizemli yuvası burası. Önceden tahmin ettiğimiz gibi; bu eşsiz anıt sedirlerin koruma alanına girmek özel izin ve müsaade gerektiriyor.

Ve kapı açılıyor; Binlerce yıldır evrene kök salmış asil sedir ağaçlarının gizemine ortak olabiliriz artık. Etrafta enfes bir orman kokusu; ciğerlerime çekiyorum. Kollarını göğe açmış bilge sedirler, burgu burgu gövdeleriyle birbirine sarmaş dolaş hayatın tadını çıkartan kokulu ardıçlar; mütevazı bir sessizlik içinde hepsi. Ağaçkakanlar çok geveze ama. Bir şahin t
epemizde, kanatlarını rüzgâra açmış süzülüyor.

Dokuzgöller yönüne kamp yapacağımız yere ilerliyoruz huşu içinde. Akçaağaçlar, çamlar ve mazıların arasında küçük bir su kaynağı ilk molamız. Bilge sedirlerin özsuyu karışmıştır bu kar sularına.

Bu da neyin nesi??Mistik havayı bozmak için pusu kurmuşlar!Biraz ileride tahta sandıklar çarptı gözümüze.Bu sandıklarının ne işi var burada?Büyük bir hayal kırıklığı.Bunlar köylülerin bal yapmak için bıraktığı yüzlerce arı kovanı .Koruma alanıymış,dünyada tekmiş!Ne fark eder!İzin,onay gerekmez.Rant gözünü diktiyse her yol mubah,emre amade…

Hava kararmadan kamp yeri bulmamız gerek. Bir süre yol alıp ikinci su kaynağına ulaşıyoruz. Bir sedir ağacının tepesinde tahtadan küçük bir barınak yapılmış. Bir geceliğine de olsa kuşlar gibi yuva yapalım bu sedir ağacının tepesine. Zirveye süzülürüz yarın; kanadımız yok ama kanatsız kuşlar grubundanız, kuş uçmaz kervan geçmez yerlere de konarız.

Etrafı şöyle bir kolaçan edelim. Birkaç yıkık dökük beton misafirhane de burada. Aaa!Bu da nereden çıktı?Kapı önünde bir çuval,içinde patates,soğan.Ormanın panoramik güzelliğine tezat etrafa saçılmış ayakkabı teki,kamp ateşinin sönmüş külleri, paslı konserve kapakları, poşetler, pet şişeler.Pes doğrusu!Tadımız kaçtı.2000 yıllık sedirlere ne büyük saygısızlık. Daha kuytularına gitmeli ormanın.

Bir saatten fazla devam ediyoruz.1500 metrede Dokuzgöller Yaylası’ndaki orman evlerine geldik. Dokuz göllerin adı var, kendisi yok. Göller epeydir birkaç su birikintisi bırakmış ardında sadece.
Orman evlerinden bekçi yardımcısı olduğunu söyleyen biri çıkıp geliyor.”İzniniz var mı?”diye soruyor!!Biz en iyisi derin bir nefes alıp, sükûnetimizi koruyalım. Yola devam edelim, vakur sedirleri seçelim kendimize yaren.

Ormanın derinlerinde titrek kavak ve sedir karışımı topluluğun bulunduğu nadir bir bölgede enfes bir kamp alanı bekliyormuş bizi meğer. Kuşlar akşamsefasını şakırken,kampımızı kuruyoruz. Nevalemizi çıkaralım artık. Çok acıktık. Hay aksi! Makarna, bıçak, kap kacak çıkmadı bir türlü.Şehirde öteberiyi araca yerleştirirken çöp sanıp attım galiba. Kahvaltılıklar duruyor çok şükür. Tedariklidir Haki; çakı işimizi görür, piknik seti, makarna olmasa da olur. Yarın bakarız çaresine.

Gün ışır ışımaz Kohu Dağı’na çıkış için gerekli hazırlıklarımızı yapıyoruz. Yumuşak bir dağ. Kohu. Binlerce yıllık anıt ağaçlar var yolumuz üzerinde. İlk Koca Katran karşılıyor bizi. Koca Katran 1995’te 2000 yaşında olarak ilan edilmiş. Bu muhteşem dev sedirin eteğinde olmak çok heyecanlandırıyor bizi. Ne büyük şans! Saygıyla eğilip şükranlarımızı sunuyoruz. Binlerce yıl daha selam olsun sana.

Koruma alanı içinde bulunan diğer anıt ağaçlar; Aslan Ardıç, Tekke deresinde ve 1700 yaşında. Lübnan Sediri 1500 yaşında, Koç Sedir 650 yaşında ve Katil sedir 500 yaşında.
Zirveye 200 metre kala ormanlık alan yerini geven ve mazıya bırakıyor. Obur yaban domuzları toprağın her karışını eşelemiş. Doğa cennetinde yaban domuzunun yanı sıra sırtlan, çakal, tilki yaşamakta.

Zirveye iki saatte varıyoruz. Kohu Dağının zirvesi çıplak. Güney ve kuzey yamaçlarında katran çamı ormanlarını, kuzeybatı yamaçlarında irili ufaklı gölcükleri seyrederek dinleniyoruz. İnişe geçiyoruz hızlıca. Kamp yerine döner dönmez toparlanıp yola koyuluyoruz. Rengârenk bir ibibik kuşu uğurluyor bizi. Alacadağ’a çevirdik yönümüzü.

Finike ve Kaş’ı birbirinden ayıran Kohu’nun güneyinde uzanan Alacadağ’a biz sahilden değil kırsaldan keşif yapacağız. Kasaba Köyü’nü geçtik. Yemyeşil üzüm bağları, incir ağaçları ile Yeşilköy’ü de geride bıraktık. Kokulu üzümleri meşhur Yazır Köyü’ne vardık. Daha bağbozumu başlamadı ama sarmaşıklar üzüm dolu. Asmaların gölgesinde uyuklayan yaşlı bir köylüyü uyandırıyoruz. Sattığı koruk üzümlerinin en iyilerini bize seçip verdiğini söylüyor. Ağzından bal akıyor sekseni geçkin yaşlı köylünün, ama üzümler için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Ekşi mi ekşi. Canı sağ olsun. Biz erkenci davrandık canım.

Alacadağ’a kabaca yön hesabı yaptık. Orman Genel Müdürlüğü Pınarcık Ağaçlandırması tabelasından girdik. Yol çok bozuk. Devam ettiğimiz yol, çok büyük bir mermer ocağında bitiyor. Mermer ocakları çok sinirlendirdi bizi. Enfes sedir ormanlarına göz göre göre pervasızca katliam. Dedik ya,”rant için her şey mubah!”Kafamız bozuk, bozuk yoldan geri geri çıkıyoruz.

Yol çıkışında sarmaşıkların, elmaların, incirlerin arasında şirin bir köy evi.”Kimse yok mu?”Küçük bir çocuk cevap veriyor. Babası Hasan Bey, yeğeni Hüseyin Bey dedeler, nineler, çoluk çocuk yeni gelmişler bağ bozumuna. Bizim çıkmayı planladığımız zirve Alacadağ’ın en yüksek zirvesi 2336m. Toylak Karlığı zirvesi. Kabaca hesapladığımız yöne çok yakınmışız. Bu güler yüzlü, sıcak Anadolu insanları,”Yemeğe kalın.”, diye ısrar ediyorlar. Üzümlerinin en olmuşlarından seçip ikram ediyorlar. Başka bir sefer geliriz. Çok teşekkürler. Hava kararmadan biz kamp yerine ulaşalım, makarnamızı kaynatalım.”

Alacadağ Tabiatı Koruma Alanı içindeyiz. Nadir orman ağacı türlerinin bulunduğu arberetum görünümüne sahip enfes bir orman. Ormanın içinde kampımızı kuruyoruz. Mermer ocağının gürültüsü, kamyonların gürültüsüne karışıyor; ocak çok yakında demek ki. Bekçi köpekleri de kokumuzu aldı galiba; havlayıp duruyorlar. Şehir gürültüsünden pek bir farkı yok. Biraz daha sabredelim. Nihayet mesaileri bitti. Toros sedirlerinin sessizliğiyle sohbet edebiliriz artık.
Kesilmiş bir dev ardıcın gövdesi yemek masamız. Buram buram reçine kokuyor. Bu nadir bulunan katran ardıcı gövdesi çünkü.

Güneşin doğuşuna zirveden şahit olmak istiyoruz. Erken yatalım. Sabah 4 sularında kalkıp çadır hariç tüm kamp malzemelerini topladık. Geldiğimizde kötü bir sürprizle karşılaşmayalım. Biz önlemimizi alalım da.

Zirve çantalarımızı yüklendik. Hilal ve yıldızların aydınlattığı ışıl ışıl gökyüzünden, zifiri karanlık ormanın içine dalıyoruz. Alın fenerleri ile rahat ilerleriz. Birden ortalık karışıyor. Bir kıyamet, bir gürültü. Bekçi köpeklerinin korkunç havlamaları kurşun gibi kulaklarımız
da patlıyor. Ensemden soğuk terler dökülmeye başladı. Çok yakınımızdalar.”Biz dostuz” falan desek etkili olacak gibi görünmüyor; hiç arkadaş canlısı değiller.”Havlayan köpek ısırmazmış. Hadi canım; gördüğümüz kurt köpeklerine bu bilgi henüz ulaşmamış. Yapılacak tek şey var; karanlığı yararak olabildiğince hızlı ormanın derinliklerine koşmak. Kan gövdeyi götürmesin. ”İtle dalaşacağına çalıyı dolaş “demiş atalarımız. Yönümüzü doğuya çevirdik. Zirve yönüne sonradan döneriz. Ormanın içinden yükselerek,taş ocağından,köpeğin yaşam alanından iki saat uzaklaştık. Havlamalar dindi nihayet.”Gün aydınlanmadan, hilal altında bir iki fotoğraf çekelim.”, bahanesiyle soluklanabilirim artık. Daha sonra fotoğraflara bakınca görebiliyorum; korku kültürü ve yorucu tempoya yerçekiminin etkisi çok rahat okunuyor yüzümde. Şimdi bol bol gülebilirim bu hallerime!
Yolu uzattık elbet. Tepe çıktık, indik. Bir tepe daha, bir tepe daha. Her tepede dizilmiş babalar; canı sıkılmış çobanların işi bu. Ormanın bittiği yerde ağaçlara kırmızı, mavi kuşaklar bağlanmış nedense. Güneşin doğuşuna zirveden şahit olamadık ama zirveye çok yakınız. Buradan da seyri muhteşem. On beş yirmi metre mesafede, solumuzda bir tepede yirmiden fazla yılkı atı. Gün doğumunu seyrediyoruz birlikte. Son bir hamle, Oh be! Bu tepeden inmek gerekmiyor. Yaşasın! Zirveye ulaştık. Gün tamamen aydınlandı. Bir saatten fazla kaldığımız zirvede Finike sahillerini, dağ eteğindeki ormanları fotoğraflıyoruz. Ardıç kuşu da poz verdi bize.
Sıcağa kalmayalım. İnişe başladık. Yaşlı bir çoban köpeği sosyalleşmek istiyor bizimle; yiyecek veriyoruz. Hızla hareket edip yanından uzaklaşalım. Sürüsünü bırakıp düşmesin peşimize, sürüyü ihmal etti diye işinden olur maazallah. Bu devirde iş güç yok, bu yaştan sonra nerede iş bulur kendine?

Ormanın içine indik. Karanlıkta göremediğimiz anıt ağaçlar; toros sedirleri, dev gövdeli katran ardıçları. Çok havalılar. Fotoğraflayalım. Kızılçam, mazı meşesi, gürgen yapraklı kauçuk, sakız ağacı, çiçekli dişbudak; hepsi konuk oldu” Alacadağ Hatırası” albümüne. Yaban domuzlarının eşelediği toprak üzerinden kamp yerine inişimiz iki saatten biraz fazla sürüyor.

Çadırı toplayıp araca atladık şimdi.”Sahil yönünden, Finike tarafından da bir bakalım Alacadağ rotasına” ,dedik demesine ama başımızı çevirip dağa şöyle bir bakmamız yetti bu fikirden vazgeçmemize. Çok kızgın ve öfkeliyiz. Alacadağ’ın kuzeyi, 2000 metre rakımlar boydan boya mermer ocağına dönüşmüş. Tabiatı Koruma alanı ve sedirlere nasıl kıyarsınız,yapılır mı böyle zalimlik!!!

Finike’nin ince kumlu,bakir koylarından Karaöz koyundaki türkuaz denizde son bir defa serinleyerek atalım gerginliği üzerimizden.Güzel anlar kalsın sadece.Dağların,yolların tozunu atıp Antalya’ya dönüyoruz.
Ebru OZAGCA
Haki Engin

30 Ağustos 2009 Pazar

GÜVER KANYONU GEÇİŞİ 17-07-2009










Türkiye’nin en iyi on kanyonu arasında bulunan Güver Kanyonu’nu boydan boya geçmeye karar verdik sıcak bir temmuz günü. Sıcak ve nemli bir Akdeniz gününde, doğanın camgöbeği rengine serin bir yolculuk
“Orman içi, patikalarda yürürüz, muhteşem manzaraları fotoğraflarız, bize eşlik edecek derede arada bir ayaklarımızı ıslatıp serinleriz”,diye düşünüyordum. Yanılmışım!Çok büyük bir emek verilmesi gerekiyormuş kanyonu gezmek için! Tüm kanyonu geçmek beyin kaslarının yanında iyi bir performans gerektirecek, orman içi, dere boyu, dere içi her an sürprizlerle dolu birçok aktiviteyi kapsayacaktı.
Antalya’nın kuzeyinde merkeze 20km. mesafede Düzlerçamı Milli Parkı içerisinde bulunan Güver Kanyonu,2007 yılında Tabiat Parkı alanı ilan edilmiş.4.044 hektar alanı kaplayan Tabiat parkı alanı travertenlerden oluşuyor. Traverten; Kalsiyum bikarbonatlı suların yeryüzüne çıktığı veya basıncın azaldığı yerlerde, içindeki CO2 gazının uçması ile oluşan, boşluklu kalkerlere verilen ad.Güver Kanyonun Temelini Oluşturan Antalya Travertenleri; kahve renkli, yer yer ince-orta tabakalı, kalın tabakalı, boşluklu, bazen sıkı dokulu ya da süngerimsi dokulu. Azami 300 metre kalınlıkta. Güver Kanyonu; Toroslardan gelen suların travertenleri aşındırmasıyla kanyon niteliği kazanmış bir vadi. Kanyonun bir milyon yılda oluştuğu söyleniyor. 115 metre derinlikte ve yaklaşık 2 km uzunluktaki kanyon vadinin iki yamacı arasındaki genişliği 20-30 metre kadar. Kanyonun içinden akan çay, Konyaaltı'nda Boğa Çayı olarak denize dökülüyor.
Muhteşem ve macera dolu ekspedisyonumuz başlıyor; Düzler Çamı Milli Parkı içine güvenilir bir alana aracımızı park ettik. Güvenlik görevlisi de yan gözle takipte;”Kanyonu geçeceğiz”, dedik. Pek olağan gelmedi demek. Piknikçi tipi de yok ki bizde! Kumanyalarımız, can yeleklerimiz, battal boy çöp poşetleri (neden aldık acaba!)sırt çantamızda. Batonları da aldık.
Su hayatın özü. Tabiat ana pek çok çeşit canlıya kucak açmış suyla beslenen bu topraklarda. Akdeniz bitki örtüsü maki ve kızılçam bölgeye hâkim. Ardıç, meşe, pırnal meşesi, sakız, keçiboynuzu ve funda gibi ağaç ve çalı toplulukları var. Parkta yaban keçisi ve alageyik koruma ve yetiştirme merkezleri bulunuyor. Alageyik ve yaban keçisinin yanında karaca, yaban domuzu, ayı, yaban keçisi, porsuk, tavşan, tilki, kurt, kartal ve doğan kuşları da varmış. Bizimle görüşmeyi kabul ederler mi acaba? Şansımıza artık! Gün neler gösterecek bakalım?
Kanyonun batı yakasından kızılçam, karaçam, ardıç ve envai renk çiçek arasındaki toprak yoldan 09.30’da yürüyüşe başlıyoruz. Hava açık ve güneşli .”Yeşilmişik” türküsüyle kanyon kıyısındaki seyir terasına varıyoruz elli dakikalık yürüyüşle. Terasta görsel bir şölen. Enfes çam kokusu. Derin vadi içindeki türkuaz derenin berrak suları. Fotoğraf alalım kuş bakışı.
On beş sene önce büyük bir yangın çıkmış Düzlerçamı’nda.900 hektar alan kül olmuş. Ağaçlandırma çalışmaları yapılan bölgeye dalıyoruz. Kanyon vahşi yüzünü gösteriyor artık. Pençelerini çıkardı, ısırmadan önce dişlerini bileyliyor. Patika yok artık; bodur ağaçlar, diken ve çalıların arasında kendimize yol açmaya çalışıyoruz.Dikenli yollar; birkaç kesik ve tırmık izi.Daha başındayız maceranın.En az zarar ziyanla devam .Hücum !Şimdi karşımıza antik dönemlerde kullanılmış dik bir uçurum çıkıyor.Kanyona buradan inmemiz gerek.Son derece dik bir uçurum.Yangının etkileri hala canlı.Toprak yapısı ,yangın söndürme çalışmalarında da çok bozulmuş.İrili ufaklı kayan taşlar,kireçli kayalar;kayalar yer yer unufak oluyor,parçalanıyor,altımızdan kayıyor.Toprağın üstündeki ağaç kökleri ,devrilmiş kütükler adım atmayı imkansızlaştırıyor.Çok dikkat etmemiz gerek.Altımızdan taş,toprak kayıyor.Tam ,”yaklaştık”, derken tehlikeli uçurum yön değiştirmemizi gerektiriyor.Birkaç kere inip çıkıyoruz en güvenilir şekilde inebilmek için.3 derece zorluktaki kayalarda ip açıyoruz.Emniyetli bir şekilde inmek için büyük efor sarf ettik. 40 dakikada inmeyi başardık birkaç küçük sıyrıkla.
Zorluklar aşılmadan mükâfat gelmiyor. Derin kanyonun içine; kuzeyden gelen su ve batıdan gelen akarsuyun birleşme noktasındaki geniş bölgeye ulaştık. Doğa, cennet yüzünü gösteriyor şimdi. Huzur dolu bir sessizlik içinde kur yapan kuşlar ve akan suyun ahenkli melodisi. Nehir kenarında dev zakkumlar, rengârenk çiçekler. Suyla serpilmiş dev çınarlar, incir ağaçları, fundalar. Yemyeşil berrak suyun içinde dev bitkiler, hatta naneler. Mis gibi bir koku buram buram. Tozumuzu toprağımızı atalım, serinleyelim bu enfes suda. Hak ettik! Ayaklarımızı soktuğumuz serin su, bir iki adım sonra neredeyse boyu aşıyor. Yüzüyoruz bir süre su içindeki nane tadında dev narpızlardan da tadarak. Güzelliğin, estetiğin, doğanın içindeyiz. Bir iki meyve atıştırıp kanyonun doğal kıvrımların içinde yürümeye başladık tekrar.
Kanyon suları ayak hizasından birkaç adım ötede metrelerce derinleşiyor; suyun akıntısı artıyor. Proaktif düşünmek budur işte! Can yelekleri ve çöp poşetlerinin taşınma sebebi de ortaya çıkıyor böylece. Laf olsun diye almamışız. Güvenlik için kesinlikle gerekli. Kanyonun içinde derin bir daire çizerek ilerlememiz gerekiyor. Kanyonu boydan boya saatlerce yüzerek tamamlayacağız akıntıya ters istikamette. Size bir soru; Yüksek ivmedeki akıntının ters yönüne, yer yer on beş metre derinlikteki suda saatlerce yüzmeniz gerekse; sırt çantanızı, içindekileri ıslatmadan nasıl taşırsınız?Başınızın üstünde mi?Sırtınızda mı?Cevap battal boy çöp poşetinin içinde saklıymış.Can yeleklerimizi giydik.Sırt ve bel çantalarımızı birkaç poşetin içine koyduk.Suyun içinde ıslanmadan,batmadan gidebilsin diye poşetleri balon gibi şişirerek ağzını sıkıca bağlıyor Haki.Oldukça pratik ve zekice!Emniyetli ve güvenli yön tayini yanında doğru ekipmanla ilerlemek.
Etkinliğin bu bölümünde bizi, yer yer metrelerce derinleşen yer yer ayak parmaklarımızı geçmeyen serin kanyon sularında keyifli ve zorlu bir yolculuk bekliyor. Sığ sularda çantaları karga tulumba, kucakta taşıyoruz. Kayan, yosunlu taşlara dikkat! Kanyonun derin bölgesine ulaşmadan önce nehrin genişleyen yatağında yüzüyoruz çantalar önde, biz arkada. Derin kanyona ulaştık. İki tarafı dik bir uçurum, güneş ışığından mahrum. Su çok soğuk. On beş -yirmi metre derinliği bulan kanyondayız şimdi. Yemyeşil berrak serin suları görüntülemek boynumuzun borcu. Pratik ve yaratıcı zekâ gene devrede. Haki sırt çantalarını kameranın ayağı olarak kullanabilir pekâlâ. Kamera su altı kamerası değil. Islanmaması, sabit durması, suya düşmeden çekim yapabilmesi gerekiyor. Sırt çantalarının taşınması, akıntıya karşı, yer yer güneş görmeyen derin kanyon içinde yüzülmesi de gerekiyor. Büyük beceri ve dikkat gerektiren bir durum. Zorluğu tahmin edersiniz. Bir buçuk saatten fazla süren “kameralı kanyoning” deneyimi başarıyla nihayetlendi.
Güverler Kanyonunun genişleyen ağzında Kapızbaşı’na çıktığımızda saat üçü gösteriyordu. Uzun ve renkli etkinliğe biber, domates, peynir, zeytinle hızlıca enerji kattık ve fazla vakit kaybetmeden kanyonun kenarındaki dik bir yardan orman içine doğru çıkışa başladık. Büyük yangından sonra ağaçlandırılan ormanlık alandan geçmemiz gerekiyordu gene.İç içe geçmiş bodur ağaçlar,diken ve dev çalılar yürüyüşü oldukça zorlaştırıyor. Geldiğimiz yöne doğru gidebilmek için, birkaç kere girdiğimiz yoldan dönmek zorunda kaldık. Kanyonun çıkışına doğru yükselirken ilkçağlardan kalma sarnıç gibi çok düzgün oyulmuş, oturma yerleri ve bacası bile yan yana on-on beş mağara keşfediyoruz. Çok şaşırtıcı! Doğa içinde ne gizler saklıyor! Mağaraları fotoğrafladıktan sonra dik bir kaya tırmanışı yapmak zorunda kalıyoruz. Nihayet düzlüğe çıktık! Yürüyüş aralıksız devam ediyor.
Saat beş oldu ve çok susadık. “Artık bir su molası verelim, yanımızdaki sular da çok ısındı”, dediğimiz anda bir su kaynağı çıktı karşımıza. Ne şans! “Dile benden ne dilersen!” gibi bir durum söz konusu galiba. Çok zahmete girdik. Hak etmiştik. Serin kaynak suyundan kana kana içtikten sonra devam ediyoruz.
Yönümüzü kabaca tayin ettik. Hava geç kararıyor nasıl olsa. Mutlaka doğru yola çıkarız. Mutluluk yorgunluğu yok ediyor. Ormanın içinde bodur ağaçların içinde kendimize yol açmak zor gelmeye başladı ama. Ara ara yangından kurtulmuş çam kokulu dev orman içinde serinlikte yürümek yürüyüşü kolaylaştırıyor. Bir iki metre ötemizde on beşten fazla genç, yaşlı alageyikten oluşan birçok güzel bir sürü çıkıyor. Çok hoş bir sürpriz. Doğa ana tüm renklerini gösteriyor bugün bize. Bir iki dakika geçmeden yanımızdan kurşun gibi hızla iri tavşanlar geçiyor. Saat altı buçuk oldu. Aracı park ettiğimiz Milli Parkın bulunduğu kanyonun karşı tarafına ulaştık. Derenin içinden geçebilsek çok iyi olurdu. Yolu daha uzatmazdık diye konuşurken, biran Haki “Yılan!”diye bağırıyor. Bay beş metrelik siyah ve iri yılan bu anonsu duyar duymaz hızlı bir şekilde yerden yükseliyor ve parende atarak nehre atlıyor. Oldukça atletikmiş. Çok hareketli ve renkli geçen gün sonunda çeşme kenarında sulanarak arabada dinlenmek çok cazip geliyordu artık. Parkın girişindeki çeşmede kirimizi tozumuzu temizleyerek arabaya bindiğimizde akşamın yedisi olmuştu. Dokuz buçuk saat süren uzun ve çok renkli Güverler Kanyonu etkinliği havlu atmadan, fakat dönüşte iyi birer havlu almaya karar vererek, sona ermişti.

Ebru OZAGCA