6 Nisan 2010 Salı

TAYVAN-JADE (YUSHAN DAGI)ZİRVESİ

Tropikal adalarda geçirdiğimiz maceralı yolculuk, Bali’de geçirdiğimiz birkaç günün ardından sona eriyor. Gezinin ikinci bölümü Tayvan topraklarında devam ediyor.
3-14 Mart 2010















Serüvenle dolu gezinin ikinci bölümü; Endonezya’nın tropikal adalarından Doğu Asya’da, Çin Cumhuriyetinin güneydoğu sahillerindeki en büyük adası subtropikal Tayvan’a, diğer bilinen adıyla Formoso’ya çeviriyorum yönümü.
Endonezya’da, muson yağmurları gerekçesi ile dağın ve milli parkın tüm girişlere kapatılması sebebiyle dağa çıkamadık. Tayvan’da mutlaka en yüksek zirve, 3952m. yükseklikteki Jade’ye(Yuhsan)çıkmayı deneyeceğim.
Uzun bir yolculuk bekliyor beni. Bali’den Jakarta’ya oradan da Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’a varıyorum gece yarısı. Kuala Lumpur’dan Tayvan’ın başkenti Taipei’ye uçuşum ertesi sabah. Dört saatten fazla sürüyor uçuş. Öğle saatleri havaalanındayım. Tarih 3 Mart 2010.
23 milyonluk kalabalık nüfusuyla Tayva,n tahmin ettiğimden çok modern ve düzenli. Küçük bir ada için oldukça kalabalık bir nüfus; Japonya’ya çok benziyor.
Tüm işaret ve levhalar Çince ama yardım almak çok kolay. Arayıp sormama gerek kalmadan hızlı trenlere biletimi alıyorum. Saatte 300km. hız yapan tren, Japon teknolojisi ile 2007’de hizmete girmiş. Batı sahilinde Taipei’den Kaohsiung şehrine kadar toplam 345 km. mesafe gidiyor. Ben Jade Dağı’na yakın Tayvan’ın güneyinde yer alan Tainan şehrinde ineceğim. Tren çok modern. Yemyeşil ormanlar ve modern yapılar arasından süratle gidiyoruz.
Akşam beş gibi Tainan’da iniyorum. Hava ılık. Endonezya’nın ağır, bunaltıcı nemli havasından sonra nihayet burada nefes alınabiliyor. Bir taksiyle şehir merkezine geliyorum. Çok modern bir tatil kasabasını andırıyor şehir; düzenli ve temiz. Tayvan’ın dördüncü büyük şehri 1600lerden 1800’lerin sonuna kadar ülkenin başkentiymiş burası.
















Şehrin ana caddesi bizim küçük şehirlerdeki Cumhuriyet Caddesi benzeri.Cadde üzerinde bir otele yerleşiyorum. Şehirler çok ilgimi çekmez ama biraz tanımaya çalışıyorum akşamüzeri. Tarihi binaları ve harabelerinin yanında şehre özgü Tainan kanalı, Japon sömürge döneminden kalma. Bu kanal ile Anping Limanı’ndan deniz, şehrin içine kadar giriyor. Buradaki “Deniz Tanrıçası” heykelinin de kısmet ve sağlık dağıttığına inanılıyormuş.













Şehrin diğer bir özelliği, benim de en çok ilgi alanıma giren, Tayvan mutfağının en iyi örneklerini sergilemesiymiş. Çok büyük, ışıl ışıl, temiz ve modern vejetaryen bir lokanta çıkıyor karşıma. Akşam yemeğinde buradaki birbirinden lezzetli yerel yiyeceği denedikten sonra dinlenmeye çekiliyorum.
Sabah saatleri; çok güçlü bir sarsıntı ile yataktan fırladım. Otel zangır zangır sallanıyor. İçgüdüsel olarak odadaki kolonun altına koşup bekliyorum. Bu bir deprem! Dışarıdan gürültü ve çığlıklar geliyor. Hiç bitmeyecek gibi gelen sürenin sonunda sallantı dindi gibi. Moralim bozuldu. Türkiye deprem kuşağında ama ben hayatımda ilk defa bir yersarsıntısını bu kadar yakından yaşıyorum, hem de köyümden binlerce kilometre uzaktayken ve geldiğim günün sabahı oluyor tüm bunlar.
Dışarı çıkıyorum. Şehirde korktuğum gibi bir manzarayla karşılaşmıyorum ama.”Ring of Fire” denen pasifik deprem kuşağındaki Tayvan’da altyapı çok iyi. Bir yere oturup haberleri izliyorum.6,4 şiddetindeymiş maddi hasar az, can kaybı onlu rakamlarla telaffuz ediliyor. Aynı günlerde dünyanın diğer ucunda, bizde, Elazığ’daki deprem ise on bin kişiyi yerinden ettiğini öğrendim daha sonra. Bulunduğum şehirdeki depremde bir tekstil fabrikasında çıkan yangından görüntüler tüm dünya televizyon kanallarında. Bir de deprem sırasında hızlı trende olan ve saatlerce sıcak altında trenden kurtarılmayı bekleyenler. Dün yola çıkmasaydı, belki bugün ben de bu trende olacaktım.
Şimdi düşünüyorum da hayat tesadüf ve mucizelerle dolu. Anı yaşayabilmek bu noktada çok daha büyük anlam kazanıyor.
Gün boyu artçı depremler devam etti. Bu doğal felaketin yarattığı moralsizlik içinde akşama doğru kendimi halsiz hissetmeye başladım. Odama çekilip dinleneyim en iyisi.
Aylar önceden Jade Dağı’na çıkmak için Milli Park yetkilileri ile görüştüm. Catherine adlı park görevlisi, Milli Parka giriş günümü 8 Mart olarak bildirdi Dört günüm var daha.
Gece ateşim yükseldi birden. Müthiş bir mide sancısı ve bulantı başladı. Tüm vücudum titriyor. Baş ağrım şiddetli. Sabahı zor ediyorum, kıvranıyorum. Gün aydınlandı ama yataktan çıkacak halim yok. Bayılır gibi oluyorum bir ara.
Odaya yiyecek bir şeyler istetiyorum kendimi toparlarım ümidiyle, ama maalesef kendime gelemedim. Kötü sürprizler üst üste devam ediyor. Yıllardır seyahat ederim ama deprem ya da böyle bir hastalık gibi bir durumla ilk kez karşılaşıyorum. Dağa gideceğim güne kadar toparlanmam lazım. Oysa şu an banyoya bile gidecek halim yok. Dağa çıkamazsam çok üzüleceğim. Tekrar arıyorum resepsiyonu. Benim acilen bir doktora görünmem lazım. Güç bela bir taksiye atlayıp özel bir hastaneye ulaşıyorum. Tüm çalışanlar çok yardımcı. Az biraz İngilizce bilen doktor, rahatsızlığımın bir virüsten kaynaklanabileceğini söylüyor. Dağa çıkmak için geldiğimi söyleyince,”Kesinlikle tavsiye etmem bu durumda, Siz şu ilacı bir kullanın. Oldukça güçlüdür. Kontrole bekliyorum dört gün sonra.”,diyerek beni yolcu ediyor. Dört adet tablet yazılı reçetede. Eczaneden alıp otele gidiyorum.
Tüh! Fare gibi sıkıştım kaldım dört duvar arasında. Moralimi yüksek tutmam çok zor. İlacın etkisiyle ertesi gün öğle saatlerine kadar uyumuşum. Mide ve baş ağrısı devam ediyor hâlen. Odadan çıkmıyorum hiç. Otel odasındaki üçüncü günüm. Biraz daha iyiyim sanki.
Kafamda bir umut ışığı beliriyor. Dağ beni davet etti. Mutlaka gitmem lazım ziyaretine. Milli parkı arayarak önceden belirlendiği gibi 8’inde park girişinde olacağımı teyit ediyorum. Enerji depolamam lazım şimdi. Dışarı çıkıp mümkün olduğunca bir şeyler yemeye çalışıyorum. Son ilacı da aldım. Kendimi iyi hissediyorum şu an. İyi ki hemen doktora gitmişim.
Hızlı trenle Yushan Milli Parkı eteğindeki Shueilli kasabasına bir buçuk saatte ulaşıyorum. “Erik ülkesi” olarak da bilinen Shueilli’nin erikleri çok meşhur. Bu mevsimde erik ağaçları çiçek açmış. Çok modern bir kasabadayım. Bir pansiyona yerleşip çevre ve Jade Dağı ile ilgili bilgi toplamaya çalışıyorum. Bölgede organik meyve yetiştirdiğini anlatan güler yüzlü biri, bana yardımcı olmak istiyor. Arabasıyla iki saatte beni virajlı, zorlu dağ yollarından milli park girişine kadar götürüyor.

















Girişte görevliler listelere bakıyor, izin belgemi soruyor. Benimle ilgili hiçbir kayıt yok.
“Sizden Catherine isimli biriyle görüşmüştüm. Benim işlemlerimle o ilgilenecekti.”,diyorum. Kimse tanımıyor. Yabancılarla iletişimde İngilizce isimler kullandıkları için gerçekte kiminle görüştüğümü bulamıyorlar bir türlü. Israrlarım faydalı olmadı. Neyse ki yazışmaların çıktısı yanımda. İkna oluyorlar nihayet. Ekipman ve çanta kontrolü yapıyorlar şimdi.
”Zirveye çıkmanıza izin veremeyiz.” ,diyorlar bu sefer. “Bugün zirvede buz ve kar çok olduğu için kramponsuz bir dağcı kaza geçirdi. Geçici bir önlem olarak kramponu olmayan hiç kimsenin zirve yapmasına izin verilmiyor. Sizin de kramponunuz yok.”













“İyi de ne internet sitenizde, ne de sizinle yaptığım yazışmalarda gereken malzemelerde bunu belirtmediniz. Buradan kiralayamaz mıyım?”
Cevap olumsuz. Benimle birlikte dağa çıkacak grupta da kimsede yok krampon.
Ben ve iki Çinli çiftten oluşan grubumuzun sadece batı zirvesine çıkması için onay verip evrakları teslim ediyorlar. Yağmur şiddetli. Sabah 10.30’da Tatachia’daki geniş patikadan yürüyüşe başlıyoruz. Birkaç gündür yaşadığım berbat hastalık belleğimden tamamen çıktı. Tamamen dağa odaklandığım için belki de.








Jade’nin İngilizce karşılığı yeşim taşı. Dağın zirvesi kışın yeşim taşı gibi ışıldadığı için bu adı almış. Bitki örtüsü ve hayvanlara zarar verilmemesi için sadece dar bir patika açılmış dağcılara. Zaten arazinin yapısı, subtropikal çok sık bitki örtüsü ve uçurumlar patikanın dışına çıkılmasına imkân tanımıyor. Arazi yapısı hiç bozulmamış. Doğal bir şekilde korunuyor gelecek kuşaklar için. Dik uçurumların kıyıları bir insanın geçebileceği genişlikteki tahta köprüler veya dik duvarlara çakılan sabit zincirlerin desteği ile geçilebiliyor. Milli park çok iyi korunuyor!













Dağın eteğinde sık ve geniş yapraklı subtropikal iklim kuşağı bitkileri var; kestane, defne ve çam ve endemik rengârenk çiçekler iç içe. Binlerce yıllık görkemli anıt ağaçlar özgürce nefes alıyor. Endemik bitki örtüsünün yanında endemik hayvanlar; kuşlar, kelebek çeşitleri, sülün, ayı, makak, Asya geyiği, milli park sınırları içinde. Yürüyüşe başladıktan kısa bir süre sonra yağmur diniyor. Rengârenk kuşlar ortaya çıkmaya başladı.







Yükseklere doğru meşe, köknar ve çınar benzeri ağaçlarla ormanlık alan devam ediyor. Dağ dik ve kayalık. Derin uçurumlardan yuvarlanan taşlar sık sık karşımıza çıkıyor. Çarşak geçişi Çinli çiftleri oldukça zorladı. 2500 metrelere kadar 10 derece olan sıcaklık,3000 metrelerden sonra 3 dereceye düştü. 3402 metredeki ana kamp yerimiz Paiyun’a beş saatlik tırmanış sonunda ulaşıyoruz. Bu irtifada ağaçların üzerinde kar var.
Buradaki dağ evinde dinleneceğiz sabahın ilk saatlerine kadar. Birkaç Japon grup birkaç günden beri burada kalıyormuş. Dağın ana zirvesine çıkabilmek için krampon arayışım devam ediyor. Japonların hepsinin yanında krampon var.Şu anda zirveye çıkmayacak olsalar da krampon kiralama teklifime sıcak bakmıyorlar.
Sabah 3’te zirve için yola çıkıyoruz. Bizim gruptaki erkeklerden biri gelemiyor. Akut olmuş. Eşi de çok zorlanmıştı dün, buraya hep birlikte çıkabilmek için bir saatten fazla beklemiştik onu. Zirveye çıkmak için oldukça hırslı ve ısrarlı.
Alın fenerlerimizi takıp yola çıkıyoruz. Yarım saatlik dik tırmanıştan sonra gruptaki diğer er kişi de şiddetli baş ağrısı sebebiyle dönmeye karar verdi.”Yavaş yavaş dönerim. Siz merak etmeyin.”,diyor bana.
Zorlu patika çok belirgin değil, yer yer görünmüyor bile. Şiddetli rüzgâr ve dik meyil tırmanışı zorlaştırıyor. Sulu sepken altında uçurum kenarlarından ağır ağır yükseliyoruz. İki saatlik dik tırmanışla ana zirveyi çevreleyen kuzey, güney,doğu ve batı zirvelerinden 3518metre yükseklikteki batı zirvesine ulaşıyoruz. Ana zirveye sadece 400 metre var. Aklım zirvede kaldı ama çıkmak için gerekli iznim yok.











Mart ayında zirve yoğun karla kaplı. Zirvede de köknar ve ladin ağaçları ile ormanın içindeyiz hala. Zirvede “Oh be! Sonunda başardım.”,diyorum. Çok mücadele verdim bu anı yaşayabilmek için.
On-on beş dakika kaldıktan sonra inişe geçiyoruz. Gün aydınlandı. Yağış da kesildiği için çıkış rotasında göremediğimiz enfes güzellikleri görme fırsatımız oluyor inişte. Dağ evinde bekleyen arkadaşları da alıp, biz önde, onlar arkada iniyoruz.Saat11’e doğru ana kapıya ulaşıyoruz.
Kasabaya dönünce karnımı tıka basa doyuruyorum ve vakit kaybetmeden Tainan’a geri dönüyorum. Moralim çok yükseldi. Dağı başardım. Bundan iyi hayat mı olur!
Tayvan beni önce çok üzdü, sonra da sevindirdi eşeğini kaybedip bulan Hoca misali.
Bir gün sonra dönüş için Taipei’ye oradan da Kuala Lumpur’a uçuyorum geldiğim rotadan. Tatilimin son günlerini Bali Denizinin sıcak sularında geçirmek üzere, Kuala Lumpur’da geceledikten sonra Jakarta üzerinden Bali’ye geçiyorum.
Beklenmedik iyi-kötü birçok sürprizle dolu bir serüvenin ardından yurda dönüyorum isteklerini gerçekleştirebilmiş olmanın verdiği dinginlik ve huzurla.

Haki ENGIN
Doğa Sporcusu ve Gezgin

25 Mart 2010 Perşembe

KOMODO ADASI-BALI-RINCANI/ENDONEZYA





















KOMODO ADASI ,BALI,RINCANI DAĞI-ENDONEZYA
19 ŞUBAT-3 MART 2010
Ekvator’’a yakın 18.000 üzerinde adası ile yeryüzündeki en büyük ve en değişken takımadaların oluşturduğu Endonezya’ya gidiyoruz. Pasifik Okyanusunda, Güneydoğu Asya ve Oceania’da bulunan adalardan Java, Bali, Lesser Sunda Adaları ve Lombok’u göreceğiz. Bize çok uzak bu coğrafyada, yeryüzündeki gerçek Jurassic Park denen dinozor soyunun evrim geçirerek günümüze ulaşmış, yaşayan en büyük ve en tehlikeli kertenkelelerini, Komodo Dragon’larını görmek için düştük yollara aslında. Aktif volkanik yanardağların güneydoğu Asya’daki en yüksek noktası Rinjani Dağı’na çıkmayı da deneyeceğiz.
230 milyon nüfus ile dünyanın en kalabalık dördüncü ülkesinin başkenti Jakarta’ya yola çıkışımızdan bir gün sonra akşam saatleri ulaşıyoruz. Türkiye ile zaman farkı 5 saat. Bir iki saat mola sonrası, tatile çıkmış üniversiteli gençlerin doldurduğu uçakla Bali Adası’na uçuyoruz. Hemen bir taksiye atlayıp otelimize gidiyoruz. Jakarta ile Bali arasında da bir saat zaman farkı varmış. 19 Şubat’ta kış soğuğunda veda ettiğimiz İstanbul’dan Bali’ye bunaltıcı bir yaz gecesinde 20 Şubat gece yarısı ulaşabildik.














Muson yağmurları altında şehir merkezi ve safir sahilleri ile ünlü Kuta plajlarını dolaşıyoruz bütün gün. Aklınıza gelebilecek her şey bir arada. Dünyanın dört bir yanından gelen her milletten insanın buluşma yeri sanki. Tapınaklar, camiler, şık restoranlar, halk pazarları, meyve sebze satıcıları, dünyaca ünlü marka mağazalar, barakalar, kulübeler, lüks oteller, balıkçılar, tropikal ağaçlar, taksiler. Her an her yerde çocuk, genç yaşlı, kadın erkek, aile, tüm yerli halkın iki ayağı iki gözü motosiklet güruhları. Bali tıklım tıklım.














Bali’den Flores adalarının ucundaki Labuan Bajo’ya,Komodo ejderlerin bulunduğu Komodo Adası’na en yakın şehre uçağımız bir gün sonra.Oldukça küçük tarihi pervaneli bir uçak,altmış kişilik.Her gün en az bir kere sefer var. Avustralya, Çin, Japonya, Avrupa ve İskandinav ülkelerinden gelenler ve biz dolduruyoruz uçağı.
Üç saate yakın, okyanus ve adalar üzerindeki yolculuk sonrası eski otogar görünümlü denize yakın minicik bir havaalanına iniyoruz.
Nemli sıcak ve kalabalıktan bir an önce kurtulmak istiyoruz, ama çıkış kapısı bahçe demiri misali zincirle kilitlenmiş. Kimse de itiraz etmiyor, sessizce bekleşiyor. Biz ,”Görevli nerede? Şu kapıyı açın!”, diye bağırışıyoruz. Nihayet görevli elinde dev bir anahtarla çıkagelip kapıyı açıyor da hapsolmaktan kurtuluyoruz. Havaalanının çıkış kapısında midibüsler, dolmuşlar, taksiler bekliyor. Labuan bajo’nun merkezine sadece 4 $ vererek özel midibüs kiralıyoruz.














Çok yorgunuz ama Komodo ejderlerinin
dünyadaki tek yaşam alanı Komodo,Rinca,Flores ve Gili Motang adalarına nasıl gideceğimizi araştırmamız lazım. Sırtımızda çantalarımızla biraz dolaşıyoruz. İngilizce bilen tek bir kişi yok. Bilgi almak imkânsız gibi.
Herkes bir şeyler satma derdinde bize, etrafımızı çevirip, sıkboğaz ediyorlar.”Ya bir durun. Bunaltmayın!”Komodo Adası der demez herkes tur acentesi kesildi başımıza.”Size yardım etmek isteriz. Size özel şunları sunarız,”ısrarlarından kurtulmaya çalışıyoruz. Bir gün sonrasına birkaç turistle grup yapıp götürebileceğini söylüyor birkaç acente.
Günlerdir yollardayız artık vakit kaybetmek istemiyoruz. Acentelerden biri iki saat içinde bize özel bir tur düzenleyebileceğini söyleyince, telaffuz ettiği fahiş fiyata aldırmadan “Tamam.”diyoruz. En yakın marketten biraz alışveriş yapıp balıkçı limanına yürüyoruz.
Bize özel tekneyi görür görmez büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz.19.yy sonundan kalma tamamen ahşap bir sandal aslında. Yapacak bir şey yok. Tekneye yerleşiyoruz.”Lütfü, Zülküf ve küçük bir miçodan oluşan tekne mürettebatı ile yola koyuluyoruz.
Endonezya adalar zincirinin tam ortasında bulunan Komodo Adası’na, yeryüzündeki kızgın ejderhaların tek yaşam alanı Komodo Milli Parkı’na yolculuğumuz dört saate yakın sürecek böyle bir tekneyle.
Kristal renklerindeki berrak deniz üstündeki yolculuğumuz göz kamaştırıcı mercan resifleri ve mangrov ağaçlarının oluşturduğu muhteşem adacıklar arasından, platin renkli kumsallar yanından devam ediyor. Bu bölge Komodo dragonlarının yanında, dünyadaki en küçük denizatlarına(Hippocampus Bargibanti) ev sahipliği yapıyor. Planktonlar, mercanlar, türüne bir tek burada rastlanan larvalar; denizaltı dünyası da çok zengin.
Komodo Milli Parkı’nın adalarından,Rinca Adası’na gün kararmadan ulaşabildik.Rinca, Komodo’ya yakın küçük bir ada.198 km2.Adanın silisli toprağı kuvars kristalinin en iyisini içinde bulunduruyormuş.













Birkaç ahşap ejderha heykelinin bulunduğu küçük limana teknemizi bağladıktan sonra kaptanla birlikte park girişine yürüyoruz."Jurassic Park'a hoşgeldiniz",diyor görevli. Girişte kaydımızı yaptırıp biletlerimizi alıyoruz. Rehber ile birlikte Rinca Adası içinde yürüyüşe başladık. Giriş kapısının yanında birkaç ahşap kulübe var. Taraçalı balkonunda birkaç genç, yaşlı yerli, pijama terlik fanila oturuyor. Ahşap sütunlarla toprağa çakılmış zeminde ise birkaç karaltı var. İrili ufaklı dört-beş Komodo ejderi! İlk karşılaşma yerimiz! Balkondakiler hiç korkmuyor mu alt kattaki komşularından? Serinlemek için girmişler bodruma. Tamamen hareketsiz duruyorlar. Narin muson ormanları onlar için mükemmel bir kamuflaj imkanı sağlıyor. Hiç hareket etmeden tuzak kurup kuş, geyik, domuz, bizon avlıyorlarmış.Hiç hareketsiz durabildikleri gibi, saatte 20km hızla koşabiliyor,suda4-5 metre derine dalabiliyorlar.”Kuzuların sessizliği”,filmindeki gibi kendi türlerini, kendi yavruları yiyor bu yamyam ejderler.Yavrular ise kendilerini ebeveynlerinin gazabından korumak için ağaç tepelerine çıkıp yaşayabiliyorlar.50 sene yaşayabilen bu canlının en güçlü silahı dili.Sarı,çatallı dili ve testere dişlerinin arasından dökülen salyasındaki öldürücü bakteriler avını çok kısa sürede öldürüyor.Çok yaklaşmadan birkaç imzasız vesikalık fotoğraf alıyoruz ejderlerden.
Zehirli yılanlara karşı da uyarıyor bizi rehber. Kobra ve engerek yılanı, ejderlerin dışında adada bulunan sürüngenler. Bir engerek yılanı çok yakınımızdan hızla geçti bile. Kuş sesleri arasından gün kararmaya yakın turumuzu tamamlayıp tekneye ulaştık. Komodo ejderleri dokuz çeşitmiş. Rinca Adası, boyu 3 metreyi geçen,70 kg.ağırlığında en iri ejderleri barındırıyormuş, ama bize göstermedi, sakladı onları. Sabah gün doğarken park alanında ortaya çıkıyorlarmış sadece.
Gün kararıyor hızla. Mercanlar ve yıldızların parıltısı sadece. Adaların arasında teknede geçireceğiz geceyi. Mangrov adacıklarına yakın küçük bir balıkçı köyüne yakın seyrederken kaptana rica ediyoruz.”Bu köyü görebilir miyiz? Uygun bir pansiyon bulursak burada kalabiliriz”
Köy zifiri karanlık. Çok fakir olduğu belli. Müslüman bir balıkçı köyü burası. Alın fenerlerimizi takıyoruz kıyıda yürüyebilmek için. Çoluk çocuk şen şakrak peşimize takılıyor. Hava çok sıcak. Kadınlar genç-yaşlı, evlerin önünde çömelmişler; dev okyanus balıklarını temizleyip kurutmak üzere tuzluyorlar. Bizi çok ilginç buldular. El-kol hareketleri ile kendi hikâyelerini anlatmaya çalışıyorlar. Bambu ağaçları ve muz yapraklarından yapılmış kulübelerine davet ediyorlar bizi. O sırada koşarak gelen bizim teknenin kaptanı ve birkaç köylü, köyün camisine çağırıyor bizi. Sahil güvenlik bizim peşimize düşmüş. Bizim teknenin burada durma izni yokmuş vesaire vesaire. Hemen ayrılacağımıza dair ikna etmek epey zaman alıyor.
Bu sıcak, bunaltıcı havada teknede gecelemek en doğrusu. Çok yorulduk zaten. Köyden hızla ayrılıp açık denizde duruyoruz. Teknenin güvertesinde, beşik gibi sallanırken uyumamak imkânsız. Gece 3 sıraları çakan şimşek ve gök gürültüsünü ile uyanıyoruz.”Ne oluyor?”,demeye kalmadan kovadan boşanırcasına yağan sıcak muson yağmurlarının altında kaldık. Hızla uyku tulumlarımızı toplayıp kenar bir yere çekilip beklemeye başlıyoruz. Bir saatten fazla yağan şiddetli yağmur nihayet kesildi. Kaptan ve miçolar güvertedeki suyu temizliyor. Bir iki saat daha uyuyabiliriz şimdi.














Sabah gün ağarırken yola koyuluyoruz tekrar. İki saat süren yolculuk sonrası Komodo Adasındayız.390 km2lik alanda bizimle ilgilenecek rehber üç rotadan seçim yapmamız gerektiğini söylüyor. Milli Parkın tamamını kapsayan, orman içinden başlayıp adadaki tepelerden limana inen keşif rotasında karar kılıyoruz.














Orman içi patikada rehber önde, biz tek sıra arkada, yola koyulduk. Asya ve Avustralya kökenli çok değişik dev tropikal ağaçlar, savanların arasından yürüyoruz dar bir patikada.254 çeşit bitki varmış park içinde. Demirhindi, palmiye, mangrov ağaçları ve çeşitli çiçekli bitki arasından geçiyoruz.
Komodo ejderleri etobur, asla bitki yemiyor. Bu sayede bitkiler uzun yıllar rahatça serpilip gelişiyormuş. Aman biz dikkat edelim. Riskli gruptayız. Geçen sene bu tarihlerde bir balıkçı-rehber, komodo ejderine yem olmuş! Nisan-Mayıs çiftleşme dönemleri en yırtıcı, tehlikeli oldukları dönem.














“Patikadan asla çıkmayın.”, diye uyarıyor rehber. Biraz sonra”Durun!” diye uyarıyor bizi. İki dev ejder. Biri solumuzdaki, diğeri sağımızdaki ağacın altında, kıpırdamadan duruyorlar. Biz tam ortalarında kaldık. Orman içinde tamamen kamufle olmuşlar. Rehber uyarmasa fark etmemiz mümkün değildi. Yavaşça geri geri gidiyoruz; aradan çekilelim, yolu onlara açalım. Çok hızlı çapraz koşup birbirlerinin yerine geçtiler. Ne tuhaf! Şimdi, hiçbir şey değişmemiş gibi kaldıkları yerden hareketsiz durmaya devam ediyorlar. Biraz ürktük. Temkinli olalım. Birkaç adım daha atıyoruz. Orman içinden gelen iki rehber; Selamlaşıyoruz. Birinin elinde demir bir sopa ucunda da geniş bir ızgara. Ejderlere et götürmüş kahvaltı için. Rehberimiz bağırıyor bu sefer














“Koşun!”Ne olduğunu anlayamadan iri bir ejder ayaklarımızın ucunda bitti.Ağzını açıp testere dişleriyle öne doğru hamle yapıyor.Bu ciddi bir saldırı.Rehberimiz elindeki sopayla itiyor ejderi.Diğer iki rehber yardıma koşuyor.Demir sopa ve değneklerle kafasını döndürmeye çalışıyorlar.Kısa süren mücadele sonrası ejder bırakıyor boğuşmayı ve ormanın içinde gözden kayboluyor.Çok korktum.Bir salise sonra dünyayı terk etmiş olabilirdik.Biraz soluklanıp devam ediyoruz.Bir iki ejder daha görüyoruz yol boyunca;bunlar macera aramıyor,akıllı uslu duruyorlar.Öğle saatleri ormandan tepeye ulaşıyoruz.Birkaç narin geyik görüyoruz burada.Tepeden Timor Denizi,liman ve ormanlarının enfes manzaralarını fotoğraflayıp tekneye dönüyoruz.

Hareketten yarım saat sonra, mercan resifleriyle muhteşem Bidadari Adası sahiline yanaşıyoruz. Şnorkelle denizaltı dünyasının tadını çıkararak gevşiyoruz. Akşama doğru Labuan Bajo limanına “vardık” ,derken varamıyoruz. Teknenin motoru tekliyor limana beş-on metre kala; bir saate yakın beklemek zorunda kalıyoruz.Arıza giderildikten sonra Labuan Bajo’daki en güzel manzaralı bungalov villalardan birine yerleşiyoruz. Tropikal ada ve yiyeceklerinin tadını çıkarıyoruz Bali’ye döneceğimiz güne kadar.
Bali’de kaldığımız bir-iki gün boyunca,Endonezya’nın en yüksek dağlarından Lombok adasında bulunan Rincani Dağı’na nasıl gideceğimizi araştırıyoruz. Altı saat süren feribot yolculuğu sonrası Lombok Adası’na ulaşıyoruz. Limandan dağın bulunduğu milli parka yakın Mataram adlı kırsal şehre ulaşmamız da bir saat kadar sürüyor. Maalesef dağ ve milli park, ziyarete kapalı. Nisan başında açılacakmış. Hiç bir şekilde izin vermiyorlar milli parkın girişine. Market sanki;dağı da açıp kapıyorlar demek. Mataram’da bir gece geçirip Bali’ye geri dönüyoruz.
Tropikal adalarda geçirdiğimiz maceralı yolculuk pasifik sahillerinde birkaç gün daha devam edecek.Komodo Adası’ndan sonraki rotamız subtropikal Tayvan.

Ebru OZAGCA
Haki ENGIN

27 Ocak 2010 Çarşamba

TAHTALI DAĞI KAMPLI KIŞ ETKİNLİĞİ

























































Tahtalı Dağı Kamplı Kış Etkinliği
23-24 Ocak 2010

Ocak ayının son günlerindeyiz. Tüm yurt genelinde soğuk hava hüküm sürüyor. Antalya’da ise sadece bir gün önce yağış oldu. Geçen haftalarda dağlara yağan karlar bu hafta içinde eridi çoğunlukla. Biraz yağış olsa soğuk havanın etkisiyle kar tutar, ama şu anda büyük bir ihtimalle yumuşak kar var dağlarda. Bata çıka yürümek oldukça zor olacak. Gün, gündem bize uymasa da biz kendi gündemimizi oluşturacağız. Dünya etrafında dönmeye devam edeceğiz. Kış etkinliği yapacağız mutlaka.
Sabah saatleri, Tahtalı Dağı’na kamplı kış etkinliği yapmaya karar veriyoruz. Antalya körfezinin kuzey-güney paralelindeki Tahtalı dağlarının 2363metrelik en yüksek ve denize en yakın dağı Tahtalı. Antik çağlardan günümüze gelen dağın eteklerinden 1700- 1800 metrelere kadar kızılçam, karaçam, meşe, çınar, ardıç ve sedir ağaçları ile milli park kapsamında. Dağ bize başka neler gösterecek bakalım?















Gerekli malzemeleri araca yükleyip 9.30’da yola koyuluyoruz.Altınyaka,Üçoluk üzerinden Gedelme Köyü’ne ulaştık.Bölcekdibi beldesinde daha önceden bildiğimiz küçük bir çiftlik evinde duruyoruz öğle saatleri. Güler yüzlü ve çok hamarat Ayşe Ak Hanım, avluda saçta ekmek pişiriyor. İki taşın arasında bize sütlü, keçi peynirli, ayva reçelli kahvaltı ikram ediyor. Kızı on yaşlarındaki Meral dün karne almış. Müzik öğretmeni olmak istiyor. Elinde hikâye kitabı bizi ağıla götürüyor. Küçük buzağısı tam bir hafta önce doğmuş. Ayşe Hanım da çevredeki gelişmelerden çok dertli.”Devlet arazisi ya, sahibi yok diye ormanlara girip kesiyor yerleşiyorlar”,diyor. Biraz daha sohbet edip kamp kurmak üzere ayrılıyoruz yanlarından.
Kar sebebiyle pek mümkün olmaz ama, Tahtalı’nın kuzeyindeki Çukuryayla mevkiinde kamp kurmak niyetimiz.Taşlı oldukça bozuk yoldan ilerliyoruz.Yolun ortasında kamyonlar,çamaşırlar serilmiş kenara,leğenler,çocuklar.Mevsimlik ağaç kesim işçileriymiş gördüklerimiz.Mersin’den gelmişler.Orman gençleştirme adı altında ağaç kesimi yapıyorlar boydan boya.Kestikleri ağaç kadar tohum, ormanın başka yerine atılıyormuş.”Pardon, ormanın neresi kaldı ağaç yetiştirmek için!”Onlar da pek inanmamış görünüyorlar söylediklerine. Bizim kızgınlığımız onlara değil, ekmek parası için çoluk çocuk çalışıyor,”çevre katliamı, yaptık oldu dayatmaları ile “,kaynaklar günden güne hızla yok oluyor işte.
Ağaçları gençleştirmek için, toprak ışık görsün, toprağa düşen tohumlar çimlenebilsin diye aralardan yaşlı ağaçlar kesiliyordu bildiğimiz. Orman alanındaki ağaçların tamamı kesiliyorsa bir uçtan bir uca, fidanların buralara ekilmesi gerekir. Uygulama hiç aklımıza yatmadı. Çevre katliamı,”Yaptık oldu.”, dayatmaları ile kaynaklar günden güne hızla yok oluyor.
Leğenleri kenara çektirip virajlardan döne döne devam ediyoruz. Muhteşem dev anıt çınar dönemeçte; dört bir tarafa uzatmış dev dallarını. En az 600 yıllık. Yol kenarından akan derenin kenarı buz tutmuş. Kar ve buz yolu kapamaya başladı. Yolun bazı bölümleri tamamen uçmuş. Kar ve buz dolu yoldan ilerliyoruz şimdi.”Biraz daha gidelim de zincir takarız.”, derken durmamız gerekiyor. Yola yuvarlanan kaya ve kar yolu tamamen kapamış.”No way out!” Dar yolda aracı ger
i döndürmek için uğraşıyoruz; kara, çukura batmayalım.
Çukuryayla’ya kamp yükü ile ulaşmak buradan tahmini en az iki saat. Tahmin ettiğimizden çok daha fazla kar var. Kamp malzemesini araçtan çıkarıp kendimiz taşımak zorundayız Çukuryayla’ya gelmeden başka bir yer bulalım kamp yapmak için. Sedir ağaçlarının arasına gizlenmiş kamp yerine tüm malzemeyi iki seferde taşıyabildik. Hava soğuk. İki çadır kurduk. Biri ardiye olacak. Her şey yerli yerinde düzenli olsun. Tüm kamp malzemesini taşımamız bir buçuk saati buluyor buzlu dereli patikadan. Otuz-otuz beş kilo malzeme taşıdık. Çadırları kurup malzemeleri yerleştirdik.Sabah erken tutacağız dağın yolunu; gün ışığını çekmeden üzerimizden,her şey hazır olmalı.
Hava oldukça sert. Çukuryayla’ya kadar zirve öncesi bir keşif yapıyoruz.









Hava kararmadan tarhana, makarna pişiyor mutfakta, yani tam teçhizat outdoor ocakta. Güneş batınca soğuk daha çok hissediliyor. Ateş yakalım dedik ama karların altında sırılsıklam olmuş dallar yanmıyor bir türlü.
Çadıra girip uyuyalım en iyisi. Soğuk dört mevsimlik çadırdan ve uyku tulumundan da geçiyor. Dışarısı eksi 10 derece. Uzun bir gece oldu.














Dağa çıkış için uyanma vakti. Saat sabah 3.30.Hamarat Haki ocakta çay suyumuzu kaynattı bile. Hoplaya zıplaya yaptığımız kahvaltı sonrası malzemeleri sırtlanıp yola koyuluyoruz. Saat 04.30.Zifiri karanlıkta alın fenerleri yolumuzu aydınlatıyor. Orman içinden meyilli arazide tırmanışa başladık. Dünkü izlerimiz tamamen buz tutmuş. Bir süre sonra karşımıza çıkan kar tepeleri yumuşak. Kara bata çıka devam ediyoruz. Bu araba lastikleri de nereden çıktı? Off-road ile çevre katliamı yapılmıştı ya birkaç ay önce. Yoğun kar bile pisliklerin hepsini örtememiş. Bu dağın başına gelmedik kalmadı. Daha neler olacak. Çok yazık!




























Devam edelim güzelliklere verelim kendimizi. Milli parkta dağın kışı tamamen farklı bir keşif. Sedir ormanı bittikten sonra klasik rota yerine kuzeybatı sırt hattından 45-50 derece eğimli buzlu ve kayalık bölgeye geldik. Kramponları takmanın zamanı geldi. Otomatik kramponlar Haki’nin bir iki adım atmasıyla çıkıyor botlardan, sabit durmuyor bir türlü. Çok riskli bir durum. Geri döneceğiz son çare. Çakı iyi ki Haki’nin yanında. Hem malzeme iyi olmalı, hem gerekli olanlar yanımızda olmalı. Yoksa ne işe yarar! Bir saatten fazla kramponları ayarlamak için uğraş veriyor. Gün aydınlanmaya başladı. Haki sonunda asi kramponları terbiye etmeyi başardı.


Bizi bekleyen 45-50 derece eğimli buz, taş kayalık bir arazi. Yazın dost olan kayalar, kışın düşman. Kayaların arasında kalmış buzların üstünden kazmalarımızla dik çıkıyoruz. İp yanımızda ama gerek görmedik kullanmaya. Dik tırmanış giderek zorlayıcı olmaya başladı. Bir ara “Benden bu kadar!”,diyorum. İlerleyemiyorum artık. “Durumu değerlendirelim.” diyor Haki;”Dönelim mi? Devam mı edelim? Hava soğuk ama şanslıyız. Yağış yok.” Biraz kuruyemiş ve motivasyon takviyesi ile ”Devam!”, diyoruz. Tahtalı’nın muhteşem zirvesi bizi bekliyor.Hayal kırıklığına uğratmayalım kendimizi de, onu da.


Zorlu tırmanış yumuşak meyiller, kar obrukları,”Manzaranın tadını çıkaralım.” fotoğraf molaları ile çok keyifli hale geliyor yeniden. En az dört metre kar var bu bölgede. Boğazdan geçiyoruz. Şiddetli rüzgâr, boğazdaki karı silip süpürmüş. Kuzeyden zirveye doğru uzanan sırt hattı üzerinden tırmanışımıza devam ediyoruz. Sırt hattı boyunca yaklaşık 4-5 metrelik balkonlar oluşmuş.Balkon riskini bildiğimizden balkona güvenli mesafeden zirveye doğru tırmanışla devam ederek Tahtalı Dağı zirvesine nihayet ulaşıyoruz.Saat de 10.00 olmuş.
Hava açık. Bulutların üstündeyiz. Antalya –Finike sahili arasında, Olympos, Phaselis, Tekirova, Çamyuva, Antalya Körfezi ayaklarımızın altında. Sanki sahile oturmuş denizi seyrediyoruz. Kuzeybatımızda uzaktan Kızlar Sivrisi ve Ziyaret Dağı,kuzeydoğumuzda Sarıçınar,kuzeyimizde Tunç,Kuran,Eren,Bakırtepe, uzaklardan Bozburun açık manzarada muhteşem zirveleri ile “Bize de bekleriz.”,diyorlar. Dünyada eşi benzeri olmayan bir güzellik; gelin gibi süslenmiş karlı ormanlar, bitki örtüsü ile müthiş bir panorama.




























Zirvedeki teleferik ve lokanta ise bize yıllardır yürek acısı veren bir manzara. Antik dağ ve binlerce senede oluşmuş endemik bitkilere, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir katliam gerçekleştirildi. Dağın tepesi kesildi peynir gibi.Yol açma adı altında binlerce ağaç kesildi. Ormanlar yok edildi.Antik kentin kıyısına teleferik istasyonu yaptılar,turizmin gelişmesi adına.Avrupa’da Alp Dağlarına izinsiz bir tek bolt çakamayanlar sahipsiz ülkemiz dağlarını hoyratça kullanıyorlar.“Mimari harika”, diye lanse edilerek teleferik ve lokanta dikildi canım dağın zirvesine, milli parkın içine. Doğaseverler büyük mücadele verdi ve hukuki mücadele kazanıldı; yürütmeyi durdurma kararı alındı, alındı alınmasına da, kararı dinleyen kim! Kanuna karşı gelinmekte. İllegal uygulama tüm hızıyla devam etmekte. Birçok turizm şirketi ve büyük reklam kampanyalarıyla teleferik turları düzenleniyor dağın zirvesine. ”Masrafı çıksın.”, diye herhalde köy okulları bile öğrencilerini bu turlara götürüyor. Nasıl bir anlayış! İçimiz kan ağlıyor, söylenecek çok söz var ama yapılacaklar sınırlı.
Asıl zorluk şimdi başlıyor. Hiç ara vermememiz gerek. Yağış bastırmadan tüm kamp malzemesini topluyoruz. Etkinliğin en zor bölümüne geldik. Bu yorgunluğa rağmen tüm kamp malzemesini toplayıp araca iki seferde taşıyabilmek en zahmetli tarafı oldu. Ayşe’ye de söz vermiştik. Bir torba dolusu kar kürüyoruz ona vermek için. Malzemeyi araca yerleştirmemiz ve hareket etmemiz 15.30’u buluyor. Birer elma yemeyi hak ettik. Çok yorgun ve açız.12 saat dağda karda, buzda tırmandık, yürüdük, indik. Aracı dikkatli sürelim bozuk yolda. Dönüş yolunda orman kesim işçileri paydos etmiş. Yol kenarında bir işçi kadın saç ekmeği yapıyor kendileri için. Canımız çekti,”Bir tane sarar mısınız?”Saç ekmeğinden büyük bir tane ikram ediyor kadıncağız. Mis gibi kokuyor. Dağda ne büyük ikram! Arabanın içi buhar oldu sıcacık ekmekle.
Bozuk yoldan devam ediyoruz. Yarık yolda bir kaya parçası aracın altına fena vuruyor. Şehre gidince serviste araca mutlaka baktırmak lazım. Bu yola araçla girmek büyük risk aslında. Dağların sevdasına yapılanların hepsi.
Kesme Boğazı’na giden eski orman yolu son yağışlarda çok fena bozulmuş. Yollar tamamen uçmuş. Selden köprüler bile kalmamış. Tekrar dönüp Gedelme üzerinden Kuzdere-Aslanbucak-Kemer üzerinden Antalya’nın yolunu tutuyoruz.

Ebru OZAGCA
Haki ENGIN

20 Ocak 2010 Çarşamba

AFRİKA'NIN DAMI KİLİMANJARO






























DÜNYANIN YEDİ KITA ZİRVELERİNDEN AFRİKA’NIN EN YÜKSEK ZİRVESİ KİLİMANJARO

Afrika’nın damına, yerkabuğu üzerinde bugüne kadar görülen en büyük volkanik patlamaların olduğu strato volkanik Kilimanjaro Dağı, Uhuru Peak’e(Özgürlük Zirvesi)çıkma projemi 2004 yılına girdiğimiz günlerde gerçekleştirmiştim. Küresel iklimde görülen şaşırtıcı hızdaki değişim ile Kilimanjaro, dünyanın gündeminde yer almaya başladı. 2000 yılında dağ zirvesinde yer alan karların yüzde 26’sı son dokuz yılda yok olmuş. Bilim adamları,erime hızı böyle devam ederse,son yirmi yıl içinde Kilimanjaro’nun bütün karlarını kaybedebileceği konusunda uyarıyorlar.Ben de çevreye duyarlı bir dağcı olarak, altı yıl önce tırmandığım bu mistik dağ ve etrafıyla ilgili izlenimlerimi paylaşma gereğini hissettim.

Ocak 2004;Yedi kıta zirvelerinden Afrika’nın en yüksek dağı 5.895 m. yükseklikteki Kilimanjaro Dağı’na gitmek için Frankfurt Havaalanında uzun saatlerdir bekliyorum. Direk seferler haftanın belirli günlerinde sadece. Yol üstünde araç bekleyen yaya gibiyim. Condor Havayolları’na ait dolu bir uçakta, kaptanın inisiyatifiyle kokpitte pilotlarla sohbet ede ede Tanzanya’daki Kilimanjaro Havaalanı’na iniyoruz.Ağrı Dağı ve İran’daki Demavend Dağı’ndan sonraki en yüksek zirve deneyimi olacak benim için.

Kilimanjaro ile ilk tanışmam, Hemingway’in öyküsünden uyarlanan “Kilimanjaro’nun Karları” filmi ile olmuştu. Filmde dünyayı keşfederek büyük romanlar yazma tutkusunda olan bir yazar,bu bölgede çıktığı safaride yaralanıyor; ölüm ve yaşam arasında gidip gelirken, hayatını, tercihlerini, mutluluk ve başarı arasındaki ikilemleri sorguluyordu. Afrika’nın müthiş panoramik güzelliği beni çok etkilemişti. Daha sonraları seyrettiğim Afrika’ya ait belgeseller, çocukluk düşlerimi hep canlı tuttu. Filmden bir de aklımda kalan; Klimanjaro Dağı’nın zirvesinin karlarla kaplı olduğu, batı zirvesinde donmuş bir leopar bulunduğu ve hiç kimsenin leoparın oraya nasıl çıktığını bilmediğiydi. Leopar efsanesi doğru mu? Bilemem ama yıllar sonra, hem Ekvator’a çok yakın tropikal kuşakta yer almasına rağmen zirvesi karlarla kaplı efsanevi dağı; hem de Afrika’daki yaban hayatını kendi gözlerimle göreceğim. Yerimde duramıyorum, çok heyecanlıyım.

Uçuş ekibinin, “Bol şanslar!” temennilerine teşekkür edip havaalanından bindiğim acentenin servisi ile Moshi şehrinde alıyorum soluğu. Pek soluk almak mümkün değil aslında; Ocak ayında güney yarımkürede hava bunaltıcı sıcak. Kilimanjaro Dağı’nın güneyinde yer alıyor Moshi şehri, Kenya’ya çok yakın. Türkiye taşrasının elli yıl önceki hali. Satıcı tezgâhları caddelere dizilmiş. Berberler, terziler de açıkta, cadde üstünde icra ediyorlar işlerini. Bembeyaz, gösterişli büyük bir cami yükseliyor bir köşede. Şehir merkezinden birkaç kilometre ilerde uçsuz bucaksız kahve,muz,mısır yetiştirilen yemyeşil tarlalar çıkıyor karşımıza.Afrika savanları arasından oldukça bozuk yol üzerinden kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz. Kilimanjaro uzaktan ihtişamıyla beliriyor. Şehir kenarındaki yoksul, derme çatma binaların aksine, batılılara ait modern, dev malikânelerin arasından geçiyoruz şimdi. Kalacağım yer, annemle aynı isimdeki Zehra Ana ve familyasına ait. Dev duvarları tel örgülerle çevrili, silahlı görevlilerin beklediği bir kapı önünde indiriyor beni şoför.” Tel örgülerden elektrik akımı geçer!”,uyarı işareti dikkatimi çekiyor. Şaşırıyorum bu kadar fazla güvenlik önlemi alınmış olmasına. İyi ki önceden rezervasyon yaptırmışım, yoksa sadece ahşap kulübelerden oluşan bu tesisin içine adım atmak mümkün olmazdı. Dağ ekspedisyonumu da burası organize edecek.

Tanzanya’nın de facto dili Swahilice “Jambo!(Merhaba!)”, diyorum Zöhre Ana’ya. Biraz hoşbeş ettikten sonra bilgi veriyor, güvenlik ve hijyenle ilgili sıkı sıkı nasihatlerde bulunuyor Zöhre Ana.”Sağ olasın. Altın tavsiyelerine harfiyen uyacağım.”

Odama çıkıyorum. Cibinlik arasından yatağa uzanıyorum. Biraz dinleneyim. Tanzanya’da sıtma çok büyük bir tehdit. Cibinlik de sivrisineklerle mücadelede birincil önlem. Öğrendiğime göre Kilimanjaro yakınlarındaki bir fabrikada, her gün bir milyonun üstünde cibinlik üretiliyormuş. Ülke genelinde hamile ve çocuklu ailelere, doktor reçetesi ile dağıtılıyormuş.

Biraz kestirdikten sonra akşam yemeğine iniyorum. Kilimanjaro çok popüler bir dağ. Otel, dağı görmeye dünyanın dört bir yanından gelenlerle hınca hınç dolu. Tropikal yiyeceklerden oluşan zengin açık büfeye saldırdıktan sonra, bir köşedeki dağcı gruplarla sohbet ediyorum.

Sabah erken çevre ve ekspedisyonla ilgili brifing sonrası sekiz kişilik grup, araçla yola çıkıyoruz. Zor ve uzun bir ekspedisyon olacak. Hava koşulları her an değişebilir. Kilimanjaro zirvesine giden 8 rotadan bizim izleyeceğimiz rota, diğerlerinden daha macera dolu olan Machame-Mweka Rotası.(Whisky Route.Kolay rotaya Coca-Cola Route diyorlar.)Dağın güneybatı ve güney yönünden giden rota,panoramik yönden de diğerlerine göre daha zengin. Kamera ve fotoğraf makinesi, anları ve anıları yedeklemek için yanımızda.

Bir minibüsle, yaklaşık elli dakikada Machame Köyü’ne varıyoruz. Burada bizi karşılayan rehber ve şerpalar,yemek,malzeme taşıma ile ilgili görev dağılımlarını yapıp,son hazırlıkları tamamlıyor.Ardından bize bir brifing veriyorlar. Kilimanjaro Milli Parkı, Machame Kapısı’na geliyoruz. Park girişinde gerekli izinler alındıktan sonra, oldukça geniş bir patikadan müthiş güzellikteki Afrika’nın tropikal yağmur ormanına giriyoruz.

Hava güneşli ve sıcak.”Hakuna Matata!(Her şey yolunda)” Dev ağaçlar, gövdelerini sarmış değişik bitkilerle sarmaş dolaş; yemyeşil çimler, yosunlar fışkırıyor iri gövdelerinden. Mango yağmurları diye bilinen yağmur mevsiminin başlamasına daha iki ay var ama yağmurlar şimdiden başlamış. Dar patikada, yağmur suyu birikintisi ve çamur üzerinden dikkatlice ilerliyoruz. Değişik lisanlarda şarkı söyleyen kuşlara eşlik ediyorum. Kenar köşedeki küçük şelale suları, dev bitkilerin avuç açmış yapraklarıyla taşınıyor birinden diğerine. Dağın bu bölümü çok yağmur aldığından bitki çeşidi de çok zengin. Ekosistemdeki her çeşit bitki örtüsü ile karşılaşmak mümkün burada. Endemik bitkiler; iklimsel, insani birçok tehdit altında.Örneğin buraya hâkim ağaçlardan kokulu bir tür yumuşak ağaç olan Ocotea yağı uyuşturucu hammaddesi olarak kullanılıyormuş. Birçok önlem alınmış ama. Ormanlar sıkı denetim altında. Türkiye’dekinin aksine, izin belgesi olmayan hiç kimseyi sokmuyorlar.

1490 metreden başlayan ve orman içinden yedi saat süren tırmanışımızın ilk gününde, birinci kamp yerimiz 2980 metre yükseklikte Machame Kamp’a vardık. Birçok kişiyi ağırlayan dağda kamp alanları, tuvaletler mevcut.Bize göre doğaya daha duyarlılar. Bizden önce giden şerpalar çadırları kurmuşlar. Yemek yenecek ahşap kulübeyi düzenlemiş, yemekleri pişirmeye başlamışlar bile. Uzun sürecek ekspedisyon aklimitizasyon için yeterli süre tanıyacak gibi görünüyor. Yemek öncesi herkes istirahata çekildi. Bense heyecanımı bastıramıyorum, biraz daha çevreyi dolaşıp çekim yapıyorum değişik rengârenk çiçekleri seve seve;“jambo kardeşler!”

Sabah erken yola koyuluyoruz. Gün ağarırken Kilimanjaro’nun buzulları görülebiliyor bu mesafeden. Bir saatlik tırmanış sonrası yaklaşık 3200 metrede ormanlık alan yerini fundalık ve çalılığa bırakıyor. Dağın kuzey yamacına daha seyrek olmakla birlikte sedir ve zeytin ağaçları hâkimmiş.

Yoğun bulut katmanları yağmur işaretçisi. Bulutlar az biraz dağılınca, çekim yapmaya çalışıyorum. Mahzun rehberim Darüsselam’lı Alan’a, çevreyle ilgili sorular soruyorum cevapları birkaç el işaretiyle sınırlı kalsa da.”Tamam, tamam. Ben kendi gözlemlerimi kaydedeyim.”Ağır sis tabakası altında Şhira Platosu’nda kayalık sırt hattından devam ediyoruz. Sis arasından parlayan Western Breach dev buzulları çok etkileyici. Kilimanjaro’nun üç volkanik koni şeklindeki dağından Kibo’nun batısına geldik. Kısa bir süre sonra da 3840 metredeki Şira Kamp yerine ulaşıyoruz. Burada aklimitize olacağız. Gruptakiler dinlenmek için ilk gördükleri yerlere attılar kendilerini. Ben, tek başıma 300-400 metre daha çıkıp iniyorum. Bulut kümelerinin arasından Klimanjaro’nun karlı sırtlarını da çekiyorum kameraya. Seyrek bitki örtüsünün yanında tek tük ağaç var bu yükseklikte. Gece hava sıfırın altında, biz uykuya dalmadan sulu sepken başladı.Biz sabah hazırlıkları yaparken bir ara diniyor.Etraf yer yer yumuşak karla örtülmüş.

3900 metreden üçüncü gün tırmanışa başlıyoruz. Güneş açtı bir ara, ben de Klimanjaro’yu sabah güneşinde görüntüleyebildim. Gece yağış sonrası, rehbere soruyoruz.”Yağış devam eder mi? Ona göre giyinelim.” “Radyodan aldığım hava raporuna göre yağış ihtimali az.”,diyor rehber.”Peki.”,deyip hiç malzeme almıyoruz yanımıza. Ama dağ bu, belli olur mu ne zaman ne olacağı! Yüksek dağların başı dumanlı olur. Hava kapadı gene. Sulu sepken, bütün gün hiç dinmeden tırmanış ve iniş boyunca. Çıkış yaptığımız kayalık dik patika çok kaygan. Rehberin ihmalini pahalı ödedik. Yoğun yağış altında hiç mola da veremedik. Biraz su içmeye ya da kumanya yemeye bile fırsatımız olmadı. Sesim de beni yavaş yavaş terk etmeye başladı. Konsantrasyonumu koruyarak devam etmem gerek.

İrili ufaklı şelalelerin yakınından devam ediyoruz. Saatlerce yağış altında tırmandıktan sonra Klimanjaro’nun belli belirsiz siluetine uzanan 4630 metre yükseklikte Shark’s Tooth (Köpekbalığı Dişi)diye de bilinen Lava Tower’a ulaşıyoruz. Botlarımız su doldu. Sırılsıklam olduk.

Bu irtifadan sonra bitki örtüsü tamamen bitiyor.İki-üç saatlik iniş ile Western Breach’in alt eteklerindeki kayalık bölgedeki 3950 metre yükseklikteki vadide Barranco Kamp yerine varıyoruz. Hepimiz bitap düştük. Hiç görüntü de alamadım bütün gün. Keyfim kaçtı. Halsizlik ve baş ağrısı var. Herkes gibi ben de çadırıma çekildim. Çadırda biraz dinlendikten sonra, bu ıslak botlarla kaderimi düşünüyorum. Zirveyi unutmalıyım galiba. O sırada,çadırımın kapısının karşısındaki mutfak çadırı gözüme ilişiyor.Çadır önünde aşçı,bizdeki piknik tüpünün iki katı bir büyüklükte tüp üzerinde akşam yemeğini pişiriyor.”Neden olmasın?”,diyorum.Tahmin edebileceğiniz gibi,botları pişirmeye karar verdim.Aşçı bu fikre pek sıcak bakmadı.İkna etmeyi başaramadım ama sonunda teklif ettiğim 30$ onu ikna ediyor.Botumu ,yaklaşık kırk dakika altı,üstü nar gibi kızarana kadar tüp üzerinde iyice kuruttum.Oh be!Keyfim yerine geldi.Bu botlar artık beni götürür zirveye. Gruptaki diğer dağcılara da aynı yöntemi tavsiye ettim.

Sabah kahvaltı sonrası, Barranco Duvarı’nı tırmanıyoruz. Duvar dimdik. İlk bakışta ”Burayı aşmak mümkün değil.”, izlenimi veren duvar bir süre sonra dost elini uzatır gibi geçit veriyor yumuşak sırtlarıyla. Macera dolu beş saat sonrası 300 metre yükselerek Karanga Vadisi’ne ulaşıyoruz. Bir saat daha giderek 4550 metrede zirveden önceki son kamp yerimiz Barafu Hut’a varıyoruz.”Barafu” Swahihi dilinde buz demekmiş ama bölgede hiç su yok. Biraz ötede Klimanjaro Dağı’nın volkanik koni şeklindeki ikince zirvesi, sarp ve dik yamaçları buzullarla kaplı 5100 metredeki Mawenzi Peak görülüyor. Bizdeki Büyük Ağrı, Küçük Ağrı dağlarına benziyor.

Zirveye en yakın kamp yerinde çadırlar, dik ve eğimli sırt üzerinde oldukça taşlık, rüzgârdan korunmasız bir alana kurulabiliyor. Bölgede kısmen kar var. Hava soğuk. Ne yazık ki yüksek zirvelerin ortak kaderi; etrafı biraz dolaşınca çok fazla kirlenme var. Uçurumun arkası tamamen çöplük olmuş.

Akşam yedi gibi dinlenmeye çekiliyoruz. Bu gece özgürlüğe adımımızı atacağız! Uhuru Peak’e(Özgürlük Zirvesi)gece 12.00 civarı yola koyuluyoruz. Kuzeybatı yönünden çarşak bant üzerinden zorlu bir tırmanış bizi bekliyor. Şiddetli bir tipi başladı. Gruptan üç kişi daha burada geri dönüyor. Rebman ve Ratzel buzullarından Stella Point’’teki krater ağzına altı saat sürüyor tırmanış.5685 metreye çıktık. Nefesim kalmadı. Zorlandığımı söyleyebilirim. Elimde kaz tüyü ve gora-tex eldivenler olmasına rağmen tipi yüzünden parmaklarım dondu, hissetmiyorum.

Gün doğuyor.Hava da yumuşamaya başladı güneşle birlikte. Kilimanjaro buzulları, buzul bulutları üstünde yürüyorum. Buradan Uhuru Peak’ e,Klimanjaro’nun 5895 metredeki en yüksek zirvesine, Afrika’nın damına ulaşıyoruz. Beethoven,“Neşeye Övgü” şiirini 9.senfoninin kapanışında ölümsüzleştirmiş müzikle. Neşeyle, kıvançla dolu mistik Kilimanjaro Zirvesi de, bizlere tüm hayatımız boyunca unutmayacağımız bir gün armağan ederek, bu bestedeki gibi ölümsüzlüğü hak ediyor.

Yorgunluğumu unuttum. Zirveden sonra üç saatlik bir iniş sonrası Barafu Hut’un olduğu kamp yerine dönüyoruz. Buradan çarşak üzerinden fundalık bölgeyi geçip tekrar yağmur ormanlarına giriyoruz.3100 metrede Mweka kamp alanında, yoğun sis ve yağmur altında Kilimanjaro Dağı’ndaki son gecemizi geçiriyoruz. Sabah saatleri orman içinden üç saatlik iniş sonrası Milli Parkın Mweka Kapısına ulaşıyoruz. Burada sertifikalarımız veriliyor.

Uzun tırmanışta toplam 100km.mesafe katetmişiz. Etkinlik sonunda başladığım noktaya geri dönüyorum, yani Zöhre Ana’nın ocağında bir gece daha geçirerek Kilimanjaro ekspedisyonumu tamamlıyorum. Dağ zirvesini ödüllendirmek gerek. Gezimin ikinci bacağında; önceden planladığım gibi Tanzanya’dan otobüsle Kenya’ya geçip Masai Mara’da safari yapacağım.

Kenya Naorobi’de bir gece geçirdikten sonra,dört günlük bir safari turu alıyorum.Afrika’nın yaban hayatını, muhteşem hayvanlarını günlerce izlemek zirveden sonra çok güzel bir armağan oluyor bana.Buradaki izlenimlerimi ve Sudan üzerinden antik Mısır uygarlıklarına yapmış olduğum gezimi de bir süre sonra sizlerle paylaşmak ümidiyle.

Haki ENGİN
Doğa Sporcusu ve Gezgin