unesco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
unesco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2009 Pazartesi

Gürcistan Tiflis ve Kazbegi Dağı

GÜRCİSTAN/TİFLİS-KAZBEGİ DAĞI İZLENİMLER(11-15 KASIM 2007)



























































































Tanrı’nın güzelliğinin yeryüzündeki sureti olarak bilinen Kafkasya’nın güneyinde, Batı Asya ile Doğu Avrupa arasında Euro-Asya bölgesindeki Gürcistan ziyaretimiz; başkent Tiflis’ten başlayacak. Mutlaka Kazbegi Dağı’na çıkmayı da deneyeceğiz.

MÖ.4 yy.da ormanlarla kaplı coğrafyayı ve zengin bir tarihi dokuyu, medeniyetlerin gazabından korunabilmiş doğanın içinde görmek için sabırsızlanıyoruz.

Tiflis’ten tanıdığımız birkaç kişi ile görüştük.”Birkaç günlüğüne de olsa Gürcistan havasını soluyacağız.”,diyoruz demesine de Gürcistan sesini tüm dünyaya duyurmak için çok daha önceden kolları sıvamış! Flaş haber; 8 Kasım 2007,Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te sıkıyönetim ilan edildi. Tüm gözler Gürcistan’da. Başkent’te 48 saat boyunca sokağa çıkmak yasak. Bizim gitmemize sadece bir gün kala! Bu sürenin sonunda sıkıyönetim tüm ülke için 15 güne uzatılıyor. Hayat tamamen durdu. Tiflis meydanında protesto gösterileri, göz yaşartıcı gaz bombaları, coplar konuşuyor sadece. Sıkıyönetim ile birlikte tüm iletişim hatları kapandı. Kimseye ulaşamıyorum. Tek haber kaynağı; Gürcü devlet televizyonu. Bu saatten sonra seyahati iptal etmemiz olası değil. Uçak seferlerinde aksama yok. THY ile sabaha karşı üç gibi varıyoruz Tiflis Havaalanı’na biraz endişeli. Havaalanında asık yüzlü birkaç görevli var sadece. Havaalanında çok lüks bir taksi bizi bekliyor.Şehir,güzelliğini gece yolcularından esirgemiyor, uyuyor çınarların gözcülüğünde. “Uyuyan Güzel” masalı içinde kısa süren bir yolculuk yapıyoruz. Işıl ışıl dev caddeler, tarihi binalar, antik kalıntılar arasından geçerek otelimize ulaşıyoruz.

Kalacağımız otel, birkaç gündür olayların patladığı, protesto gösterilerinin yapıldığı Rustaveli Avenue’de. Sabahın ilk ışıkları ile uyanıp ana cadde üzerinde küçük bir tur atıyoruz. Otelimizin bulunduğu cadde, şehrin en işlek caddesi. Parlamento, güzel sanatlar akademisi ve lüks birkaç mağaza da cadde üstünde. Oldukça tenha. Çoğu yerde kepenkler kapalı. Hiçbir zaman açılmayacak.Sadece birkaç büfe açık.Keyifsiz Gürcü satıcı kadınlar, bizdeki çiğbörek benzeri hamur işi yiyecekler kızartıp satıyorlar. Bir de küçük bir market açık; bizim markalardan bisküviler, krakerler; ”Bizde pişer, komşuya da düşer.”misali raflarda dizili. Caddenin doğu ucu Freedom Square’deki (Özgürlük Meydanı) belediye binasına çıkıyor.


Sovyetler Birliği’ne bağlı olduğu dönemde hızlı bir sanayileşmenin yanında SSCB’nin en önemli kültürel, sosyal ve politik merkezlerinden biri olmuş şehir. Sovyetlerin kurduğu hızlı metro sisteminde istasyonların çoğu da Moskova’daki gibi oldukça ihtişamlı dekorlara sahip.SSCB’nin dağılmasından sonra,90’lı yılların başından itibaren mafya ve illegal işletmelerin çarpışmalarına tanık olmuş sık sık. Suç oranı ve işsizlikte artış, hayat kalitesinde ise düşüş büyük olmuş.

İnsanları, bizim Anadolu insanı. Çok içten, konukseverler.”Be my guest”(Misafirim olun!),davetlerini geri çevirmek çok zor.”Akşam yemeğine kalırız peki ,ama Kazbegi Dağı bizi bekliyor, sabah gün ışımadan düşmeliyiz yola.”
“Ilık yer” anlamına gelen Tiflis’i, öğle saatleri olmasına rağmen dondurucu soğuk bir kış gününde geziyoruz.Birçok sülfürik kaplıcaya sahip Tiflis.Bizim topraklarımızdan başlayıp Gürcistan’a uzanan Kura Nehri (Mtkvari River)kıyısında kurulmuş. Kura Nehri, Ardahan’dan başlayıp Gürcistan’ı geçiyor. Azerbaycan’da Aras Nehri ile birleşerek Hazar Denizi’ne dökülüyor. Şehrin en eski yerleşim alanlarından Metekhi Kilisesinin bulunduğu faleze çıkıp, tüm nehri panoramik güzelliği içinde seyrediyoruz.

Gürcistan’ın başkentinin sembolü bir anne;Biz de ziyaret edelim.20 metre uzunluğundaki Kartlis Deda(Gürcüce Gürcistan’ın Annesi)anıtsal heykeli, Sololaki Tepesinde. Ulusal kıyafetler içinde Gürcistan’ın karakterini temsil ediyor. Bir elinde tuttuğu büyük kâse, dostlara şarap sunmak için; diğer elindeki kılıç ise düşmanlara karşı kullanmak için.

Tarihi şehrin etrafı şantiye. Modern binalar, otel ve alışveriş merkezi inşaatları hızlı bir şekilde devam ediyor. Hava kararmadan Kazbegi civarı ile ilgili bilgi alıyoruz. Sabah 5.30 da araç ile yola çıkacağız.Akşam yemeği;nehrin kıyısında otantik bir lokantada. Tiflis’in ışıkları, inci bir gerdanlık gibi yansıyor nehre. Yemekler çok lezzetli. Gürcistan, dünyanın en eski şarap ülkesi. Doğusundaki Kakheti bölgesi ve Telavi şehri, üzüm bağları ve şarapları ile çok ünlü. Özellikle bölgenin Khvanchkara şarapları çok kaliteliymiş. Yemek sırasında sohbet, sık sık kadeh kaldırmaktan bölünüyor. Gürcü adetlerinden birini de, böylece öğrenmiş oluyoruz; Gürcüler için ilk kadeh; Barışa!İkinci kadeh; Ülkeye! "Sakartvelo gamarjos!(Çok yaşa Gürcistan!)”Bitmedi, devamı geliyor bir- iki dakika sonra. Bu kez kadehler, biz misafirlere kaldırılıyor. Sonra, yemek daveti verenlere, onların çocuklarına, eşlerine, ana-babalarına, ahbaplara.”Bitti artık herhalde.” ,diye düşünürken tekrar başa döndük!”Barışa! Gürcistan’a!” Tek bir kadehle on-on beş kere kadeh kaldırmak büyük maharet.”Yarın Kazbegi Dağı’nı görmeye gideceğiz. Sabah gün ağarırken yola çıkacağız. Bizi hoşgörün.”,diyerek müsaade istiyoruz. İnanamıyorlar.”Tiflis’ten dağın bulunduğu Kakheti bölgesine gitmek, normal koşullarda araçla en az dört saat sürer. Kış koşullarında yollarda şiddetli buzlanma ve kar var. Yol açıksa bile en iyi olasılıkla beş buçuk-altı saatte ulaşırsınız. Bir günde gidip gelmeniz mümkün değil.”,diyorlar.”Biz kararlıyız. “Buralara kadar geldik. Şansımızı deneyelim”,diyerek ayrılıyoruz yanlarından.

Sabah 5.30’da eski bir askeri jip ile rehber bizi otelden alıyor. Hava dondurucu soğuk. Tiflis’ten birkaç km. sonra her yer kar altında. Kura Nehri boyunca ilerliyoruz. Gün ağarırken ilk molamızı, tarihi yapıları ile UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alan Mtskheta şehrinde, küçük bir dağ üstündeki Jvari Manastırı’nda veriyoruz. Manastır,6. yy.da inşa edilmiş. Gürcü Hristiyan Mimarisinin ve ortaçağda Kafkaslardaki mimari gelişimin en önemli yapılarından. Kesinlikle görülmesi gereken mimari bir başyapıt. Çok az vakit ayırabildik, kat edecek yolumuz çok. Svetitskhoveli Katedrali de 11.yy.dan kalma diğer en önemli yapı, Katedralden sağa giden yoldan Aragvi nehri boyunca ilerliyoruz. Karlar altındaki bölgede elma, kiraz, ceviz, kestane, sebze bolmuş.Bu mevsim bitki örtüsü sadece kar.Aragvi nehri,ilkbahar ve yaz ayları rafting için çok uygun.Dusheti Kasabası’nda Ananuri Kalesi’nde küçük bir mola daha veriyoruz.Bu ihtişamlı tarihi kale de Dünya Mirası Listesinde.


MÖ.1.yy.dan günümüze kullanılagelen Gürcistan’ı Rusya’ya bağlayan Gürcü Askeri Yolu’na çıkıyoruz. Darial Boğazı kıyısından devam ediyoruz.Darial Boğazı,Farsça Perslerin Kapısı anlamına geliyor.Boğaz, Rus şairleri Puşkin,Lermontov’un şiirlerine konu olmuş,Kafkasların en romantik bölgesi olarak ölümsüzleşmiş.

Pasanauri adlı küçük kasaba’ya geldik.Kafkas Dağları ile kuşatılmış,bir yanından Aragvi nehri akan kasaba enfes pitoresk bir güzellik.Biz resmini yapamayız ama, bu güzelliği fotoğraf makinesinde ölümsüzleştirelim. Çeşmelerden akan ılıca suyunu da deniyoruz; pek acı geldi. Kasaba ve civarı; yürüyüş rotaları, mineral suları, yiyecek ve el sanatları ile Sovyetler döneminde popüler bir turistik alanmış. Sovyetlerden sonra yaşanan kriz ile hayalet kasabaya dönüşmüş.
Kafkasların kayak merkezi 2000m.yükseklikteki Gudauri’ye ulaştık. On beş-yirmi gün sonra kayak merkezleri açılıyor. Bu bölgede yetişen çiçekler parfüm ve ilaç yapımında kullanılmak üzere Avrupa ülkelerine gönderiliyormuş.Doğa harikası burası. Elbette Avrupalı kullanacak. Yol üzerinde 2200m.deki Kobi Köyü'nde antik taraça sistemi bulunuyor. ”Ayaklarımız açılsın.”, diyerek duruyoruz. Benim dizlerimin buzu çözülse kâfi. Neredeyse bir metreye yakın kar var. Biz gene de yürümeye çalışıyoruz. Karda izimiz belli olsun.







Devam ediyoruz. Yol oldukça buzlu. Ağır ağır ilerliyoruz. Vardzia Mağara Şehri’ne geldik. Burası da çok görkemli. Antik dönemlerden kalman dağlara oyulmuş irili ufaklı onlarca mağara. Moğolların saldırılarına karşı sonradan çok büyük bir manastır da buraya kurulmuş. Şehre giriş o dönemlerde Kura nehri yakınlarındaki kaynaklardan gizli tüneller ile mümkünmüş.
Ve sonunda Rus sınırına sadece 15km.mesafede,5033m. yükseklikteki Kazbegi Dağı’nın bulunduğu Khevi yerleşim alanına ulaştık. Büyük Kafkasların en yüksek doruklarından birinin eteğindeyiz. Saat 10.45.Aracı uygun yere park ediyoruz. Zorlu yolda hiç sorunsuz getirdi bizi buraya kadar. Ağır kış koşulları sebebiyle her yer kapalı. Tek masası olan bir büfe açık sadece. Dönüşte mümkünse bize patates,çorba ve benzeri hazır etmesini rica ediyoruz.Yanımızda su,bir iki portakal var sadece.Zamanlamayı çok iyi yapmalıyız. Zirve yapmak için iki gün gerekli,oysa bizim bugün dönmemiz gerek. Tiflis’ten İstanbul’a uçağımız sabah 5.00’te çünkü.
1700 m.den Kazbegi Dağı’na çıkışa başlıyoruz. Yumuşak kar ve buzul üstünde oldukça dik sırt hattından ilerliyoruz.Hava çok hızlı değişiyor.Tipi bastırdı.Görüş mesafesi azaldı.Dikkatli ilerliyoruz.Rehberin dizinde sorun varmış.Bizim dağa çıkacağımıza hiç ihtimal vermemiş.Bizim heyecanımızı görünce,daha fazla bir şey diyemiyor,ayak uyduruyor bize.

2100 m.deki Gergeti Trinity Kilisesi’ne(Tsminda Sameba Church) tempolu bir tırmanışla, sert rüzgar ve tipi altında üç saatte ulaştık. Tamamen karlar altındaki bölgede kilisenin etrafında kardan eser yok.Devamlı kürüyorlar demek ki.Kilisenin yanındaki küçük bir yüklükte terden sırılsıklam kıyafetlerimizi değiştiriyoruz.Kana kana su içiyoruz.Tek çıkınımız olan portakalları soyarken,kilisenin rahibi yanımıza geliyor.Kutsal mekana saygısızlık etmeyelim.Bu arada sıfırın altında soğukta, eldiveni çıkarmadan portakal yememem gerektiğini de öğreniyorum. Portakalın suyu eldivenleri öyle bir ıslattı ki, soğuk ve rüzgâr parmaklarımı hissizleştirdi.
Kazbegi Dağı çift konik biçimli sönmüş bir volkanik dağ. Dağ ve civarı aktif jeotermal,ılıca sistemi ile çevrili.Yüzeyinde eriyen buz tabakaları Terek nehrini oluşturuyor.Kısa bir süreliğine de olsa güneş çıktı.Masmavi gökyüzünde yansıyan güneş ışıklarıyla Kafkas Dağları’nın silueti, gerçekten çok güzel. Puşkin, buradaki manzaradan çok etkilenmiş ve şöyle bir şiir yazmış döneminde;

”Parça parça beyaz bulutlar dağın zirvesini örtüyor,
Fakat güneşin ışığıyla banyo yapan manastır,
Bulutlara eşlik ediyor, yüzüyor sanki gökyüzünde.”
Başka bir baharda zirve yapmak üzere diyerek dağa şimdilik veda ediyoruz. Yarım saatlik moladan sonra hızlı bir şekilde dönüşe geçiyoruz. Haki yolu öğrendi nasıl olsa. Kestirme olabilecek rotalardan hızla iniyoruz böylece.Yaklaşık bir buçuk saat sonra aracın yanındayız.
Çok açız.Yemekler ,dağa çıkmadan önce konuştuğumuz gibi ,hazır bizi bekliyordur.Büfedeki tek masaya yorgun, ama mutlu oturuyoruz.Bekliyoruz,bekliyoruz,beklemeye devam ediyoruz.Büfe sahibi ile görevli Gürcü bayan arasında hararetli bir tartışma duyuluyor.Rehber,araya giriyor.Gürcü bayan,yaklaşık yarım saat sonra patatesli tel şehriye çorbasını masamıza “Takk!” diye bırakıyor ve öfkeden kıpkırmızı, ince bir ceketi üzerine giyip çıkıp gidiyor. Rehberin dediğine göre,akşam beşte şehre giden tek otobüse yetişmeye çalışıyormuş.Hayat şartları zor.
Yeryüzü cenneti burası, ama cenneti yaşamak burada doğup büyüyenlere tanınan bir hak değil dünyanın birçok yerinde olduğu gibi. Coğrafyanın kanatları kırık, insanları sessiz, umutsuz. Biz sorunsuz bir şekilde gece yarısına doğru Tiflis’e varıp sabah saatleri İstanbul’a dönüyoruz.

Ebru OZAGCA
Haki ENGIN

30 Eylül 2009 Çarşamba

Çölleşme ve Kuraklık



ÇÖLLEŞME VE KURAKLIKLA MÜCADELE

Tüm insanlığın ortaklaşa mücadele etmesini ve tedbirler almasını zorunlu kılan çölleşme ve kuraklık; dünyamızın geleceğini büyük bir tehdit altına sokmakta. Tarım,mera alanları ile ormanlık alanların parçalanması sonucu biyolojik çeşitlilik ve verimlilik kaybı ve beraberinde arazi bozulması olarak tanımlanan çölleşme;toprağın verimliliğini ve dayanıklılığını azaltmakta,vejetasyonun bozulmasına yol açmakta.Gıda üretiminin azalarak kıtlığın baş göstermesine, göçlere sebep olmakta,savaşlara ortam hazırlamakta, ekonomik kaynakların azalmasına yol açmakta.
Birleşmiş Milletler kaynaklarına göre, çölleşme ve kuraklık, yerküredeki 4 Milyar hektardan fazla alanı ve 110 ülkede yaşayan 1,2 milyar nüfusun yaşamını doğrudan tehdit etmekte. Her yıl 24 milyar ton toprak çölleşme nedeniyle verimliliğini kaybetmekte ve bitkisel üretim yapılamamakta. Küresel ekonomi genişledikçe, doğal sistemler ve kaynaklar üzerindeki baskılar artmakta. Sadece %11’lik ana karanın tüm dünya nüfusunu beslediği göz önüne alınırsa ve 2020’de nüfusun 8,2 milyara ulaşacağı tahmini dikkate alındığında, durumun ne kadar acil çözüm beklediği görülmekte.
.
Birleşmiş Milletlerce 17 Haziran ”Dünya Çölleşme ve Kuraklık ile Mücadele Günü”, olarak ilan edilmiştir. 191 ülkenin katılımı ile; iklim değişimi ile ilgili erken uyarı ve tahmin sistemi geliştirilmesi, ülke ve bölgesel organizasyonlara ve araştırma faaliyetlerine destek, çölleşme ve kuraklığa sebep teşkil eden insan davranış ve alışkanlıklarında köklü değişiklikler gibi alanlarda çalışmalar sürdürülmekte.
Kuraklılığın sebepleri neler?
1)iklim değişimleri(Kuraklık iklim değişimine, aylarca süren yüksek seyreden sıcaklıklar da kuraklığa yol açmaktadır.)
2)İnsan faaliyetleri(Toprağın kapasite üstü ekimi ve sürülmesi, hayvanların kapasite üstü otlatılması, florayı yok etmekte, erozyona yol açmakta. Ormanların katli, toprağı karaya bağlayan ağaçları yok etmekte,sel baskınlarının önüne geçilmesini engellemekte.Diğer yandan sulamanın yeterli seviyelerde, yapılmaması tuzluluk oranını arttırmakta ve büyük gölleri sulayan nehirlerin kurumasına sebep olmaktadır.Aral ve Çad Göl suları bu sebeple çekildi.İnsan aktiviteleri sera etkisini arttırmakta ve susuz kalan topraklar 21.yüzyıldaki sıcaklık artışına karşı savunmasız kalmakta.2025 yılına kadar 65 milyon Afrikalı’nın kuraklık nedeniyle göç etmek zorunda kalacağı tahmin ediliyor.Yapılan tahminlere göre zarar gören toprakları tekrar verimli hale getirebilmek için on yıl boyunca yıllık 10-12 milyar dolar harcamak gerekiyor.
TÜRKİYE’DE DURUM
Türkiye’nin içinde yer aldığı Ortadoğu Bölgesi, küresel iklim dengesizliklerinin en yoğun yaşandığı bölgelerden biri. Türkiye, su kaynaklarını korumak ve geliştirmek zorunda.
Avrupa Birliği’nin Tavsiye Raporu’na ek olarak hazırlattığı “Türkiye’nin Üyeliğinin AB’ye Etkileri” başlıklı raporda, “Su, önümüzdeki yıllarda giderek stratejik bir konu olacak Türkiye’nin üyeliği ile su kaynaklarının, Dicle ve Fırat üzerindeki barajlar ile sulama tesislerinin uluslararası yönetimi beklenebilir ve bu AB için önemli bir konudur...” ifadesine yer veriliyor.
Bir taraftan aşırı yağış ve sel,diğer taraftan kuraklık ve çölleşme; doğal kaynaklarımızı yok etmekte, birçok canlı türünü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmakta.Su kaynaklarının bilinçli kullanılmayışı,içme suyu şebeke ve arıtım süreçlerindeki yetersizlik ve yanlışlıklar, sulama yatırımlarının yetersizliği durumu daha vahim hale getiriyor. Türkiye su kıtlığı çeken bir ülke değil, ancak su kaynaklarının yönetimi ve planlanmasına dair yaşanan sorunlar, son on yılda Dünya Bankası ve uluslararası su tekellerinin ülkemizdeki su yönetimini belirleyen ticari girişimleri, sanayileşme ve şehirleşme süreçlerinin plansız seyri olumsuzlukları arttırdı.Nüfusun sadece %74’ü su şebekesine sahip.Barajlardaki su seviyesinin %45’in altına düşmesi gibi sebepler ile nüfusun sadece %35’i arıtılmış su içebilmekte ya da kullanabilmekte. Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için, kişi başına yıllık 10 bin metreküp su potansiyeline sahip olması gerekiyor. Türkiye’de ise kişi başına yıllık su potansiyeli 3.500 metreküp ile 1830 metreküp arasında değişen sınırlarda seyrediyor.
Oksijen deposu olan orman alanları ve meraların tahrip edilmeleri sonucu oluşan erozyonlar da su kaynaklarının kalitesinin bozulmasına, baraj göllerinin projelerle belirlenen sürelerden çok daha hızlı dolmasına ve sonuçta, barajların planlanandan çok önce yok olmasına sebep oluyor.
Sulanabilir arazilerimizin sadece üçte biri sulamaya açıldı; Bu alanların ise ancak yarısı “fiilen” sulanabiliyor. Ülkemizin sulamaya ilk açılan bölgesi olan Çukurova bölgesinde 217 bin hektar alan sulanırken 310 bin hektar alan sulanamıyor.Konya Ovasında sulanabilen arazi miktarı %15-20 arasında. Bölgede büyük bir bölümü kaçak faaliyet gösteren iki yüz binin üzerindeki kuyu sebebiyle yeraltı su seviyesi, yıldan yıla düşüyor ve yeterince beslenemedikleri için bölgedeki göller birer birer kuruyor. Güneydoğu bölgemizi de içine alan Mezopotamya bölgesi, su kaynaklarının yetersizliği ve kuraklık nedeniyle büyük sorunlarla karşı karşıya. Kaynakları değerlendirmek amacıyla GAP başta olmak üzere birçok baraj ve sulama yatırımı gerçekleştirildi. Bu yatırımlar hala tamamlanamadı. GAP Bölgesinde toplam 3.2 milyon hektarlık tarım alanının 2 milyon hektarı “sulanabilir” arazi olmasına karşın, “sulanan” arazi 350 bin hektar civarında; yani potansiyel olarak “sulanabilir” arazinin ancak altıda biri düzeyinde. Sulama yapılan tarım alanının yaklaşık onda biri de yanlış sulama nedeniyle aşırı tuzlanmış ve çölleşmiş bulunuyor. Göller yöresinde son otuz yılda 15 bin hektara yakın sulak alan kurudu. Bunların arasında, Hotamış, Suğla, Seyfe gölleri, Eşmekaya Sazlığı ve Ereğli Akgöl gibi fauna ve flora açısından son derece önemli sulak alanlar da var. Ayrıca, Tuz Gölü, Akşehir, Eber, Beyşehir, Meke Göllerinde su seviyesi yer yer bir metrenin altına düşmüş ve göl alanları önemli ölçüde küçülmüş durumda. Bu göllerin bir bölümü zaman zaman tümüyle kuruyor. Tuz gölü son 40 yılda yarı yarıya küçülmüş bulunuyor. Yıllık sıcaklığın ortalama bir derece arttığı Van Gölü çevresinde, gölün kurumaya başladığı, Özalp ve Saray ilçelerindeki göletlerin tamamen kuruduğu tespit edildi.
Dünya Yaban Hayatı Koruma Fonu (WWF) raporuna göre; küresel ısınma önlenemediği taktirde , önümüzdeki yüzyıl içinde, Akdeniz havzasında bulunan Türkiye,Kuzey Afrika’ya dönecek.40 dereceye yakın sıcaklıklar mevsim normali olacak.Tarım alanlarının %40’ı kuruyacak. Kar yağışı azalacak, hatta kış mevsimi ortadan kalkacak. Hidroelektrik enerji üretimi ciddi oranda aksayacak 2030’dan itibaren hüküm sürmeye başlayacak kuru ve sıcak iklim; düzensiz, ani ve şiddetli yağışlar, seller, hortum, kasırga, heyelan ve erozyona yol açacak.Deniz seviyelerinin 30 cm civarı yükselmesi ile birlikte kıyı şeridi ve deltalardaki tarım alanları limanlar kullanılamaz hale gelecek.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Bütün bu gelişmelerin olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak ,veya en aza indirmek için su kaynaklarının planlı ve verimli kullanılması zorunluluk. Hidrolojik çevirimin normal seyretmesi, küresel iklim değişikliklerinin olumsuz etkilerini engelleyebilir veya geciktirebilir.Baraj projelendirmeleri titizlikle planlanmalı.Su kaynakları planlı ve verimli kullanılmalı. Su kaynakları üzerinde kurulması planlanan yapı ve tesisler, yenilenebilir ve kalıcı olmalı. Yukarıda da bahsedildiği gibi, su kaynaklarının ülkemizde plansız bir şekilde tarımsal alanlarda kullanılması heyelan, erozyon,tuzlanma ve kuraklığa sebep olmakta.Tarımsal sulamanın da bilinçli ve verimli yapılması gerekiyor.Akarsu çevreleri olası su taşkınlarına karşı boş bırakılmalı ve bu alanlar yeşil alan haline getirilmeli.
Bu gelişmeler ışığında her bir bireye büyük sorumluluk düşüyor. Bu konuda sağduyu ile akılcı hareket etmek, rasyonel çözümler üretmek ve harekete geçmek gerek. Sorunlar ve sonuçları çok açık Eleştirmek çok kolay. Harekete geçmek bir o kadar zor mu?
Peki bizler? Bizler bu tehditlere ne kadar duyarlıyız,?Nasıl önlem alıyor?Neler yapıyoruz ve yapabiliriz?
Öneri ve düşüncelerinizi paylaşmanız dileği ile.

Hoşça ve Doğayla Dostça Kalın,
Ebru OZAGCA

KAYNAKLAR
Earth Day Network (http://www.earthday.net/)
UNCDD (United Nations Convention to Combat Desertification)
Unesco(www.unesco.org)
Teraviva Europe(http://www.ipsteraviva.net/.
Le Laboratoire des Sciences du Climat et l'Environnement (LSCE) (www-lsce.cea.fr)
Center for Climate and Environmental Rsearch &Development Center-(CICERO www.cicero.uio.no)
Türkiye İklim Değişikliği Kongresi İTÜ 2007
“Su Havzaları, Kullanım ve Yönetimi Ö.K Raporu”, DPT Yayın No: 2555,
İklim Değişikliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu”, DPT Yayın No: 2532
Küresel Isınma, Su Kaynakları ve Tarım Üzerine Etkileri(TMMOB)Ziraat Mühendisleri Odası.İstanbul, 2005
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (http://tmmob.org.tr)
.